Author

Atlasglobal

Browsing

Malumunuz Türk insanı için Almanya’nın yeri diğer Avrupa ülkelerinden daha farklı. Kimisi için acı hatıralar barındırsa, hasret ve gurbet kelimeleri ile eş anlamlı tutulsa da artık orada bulunan 3. kuşak Türkler aradaki dengeyi sağlamış durumda. Avrupa’da en çok Türk nüfusunun yaşadığı Almanya’nın kültür, sanat ve endüstri ile öne çıkan 5. büyük şehri olan Düsseldorf’u gelin hep birlikte yakından tanıyalım.

Köln’ün kuzeyinde kalan Düsseldorf, dünyaca ünlü moda haftalarına ve sanayi fuarlarına ev sahipliği yapması sebebiyle de ön planda. Avrupa’nın önemli iş ve finans merkezlerinden biri olarak kabul edilen şehir, II. Dünya Savaşı’nda %80 hasar almasına rağmen çok kısa sürede yeniden yapılanıp dünya sahnesinde yerini almış. Bugün “Almanya’nın Paris’i” olarak nitelendirilen Düsseldorf’un bu unvanı yüksek yaşam standartları ve ünlü alışveriş mağazaları bakımından Paris’e benzetildiği için aldığını düşünüyoruz.

Genel olarak Ren Nehri kıyısında konuşlanan Düsseldorf’un Altstadt bölgesi şehrin en hareketli noktası. Şehrin çeşitli festivallerine ve Noel zamanı büyük pazarlara ev sahipliği yapan meydanı Marktplatz da turistlerin de ilk durağı oluyor.

Königsallee denilen cadde ise bahsettiğimiz lüks mağazaların sıra sıra dizildiği, alışverişinize ara vermek istediğinizde birbirinden şık kafelerinde soluklanabileceğiniz bir yer. Ortasından geçen kanal ve bisiklet yolu ile birbirinden güzel fotoğraflara da imza atabileceğiniz cadde görülmeye değer. Aslında her bütçeye uygun seçenekler bulabileceğiniz Düsseldorf’ta birbirinden güzel hediyelik eşyalarla da sevdiklerinize minik hediyeler verebilirsiniz. Caddenin sonunda yer alan gölde bulunan Tritonenbrunnen Çeşmesi ise Düsseldorf’a özgü tarihi dokulardan en öne çıkanı.

Rheinuferpromenade bölgesi ise Düsseldorf’luların gün sonu yorgunluk atmak için tercih ettiği, Ren Nehri’nin eşsiz manzarasında gün batımını izleyebileceğiniz sıra sıra kafe ve restoranlara ev sahipliği yapıyor. Şehri kuş bakışı izleyebileceğiniz Rheinturm TV Kulesi de yine bu bölgede.

 

Mütevazi mimarisi ve göz alıcı pembe rengi ile büyükçe bir bahçenin içerisinde yer alan Benrath Sarayı, Alman Prens Palatine Carl Theodor tarafından yaptırılmış. Bünyesinde Doğa Tarihi ve Avrupa Bahçe Sanatı müzelerini barındıran sarayın Barok stili ile inşa edildiğini ve yapımının 1770 yılında tamamlandığını belirtelim.

Kunstsammlung Nordrhein-Westfalen, şehrin Kuzey Ren Westfalya eyaleti tarafından 1961 yılında kurulan en büyük sanat koleksiyonu ve enstitüsü. Picasso, Pollock, Andy Warhol, Klee gibi farklı tarzlara sahip sanatçıların dünyaca ünlü eserlerini barındıran enstitü 20. yüzyıldan 21. yüzyıla uzanan modern ve çağdaş sanat eserleriyle mutlaka görülmesi gereken yerlerden.

Şehri etkisi altına alan Barok mimari stilinin bir diğer örneği olan St. Andreas Kilisesi, Düsseldorf’un en eski tarihi yapılarından biri olarak kabul ediliyor. Daimi pazarı ile taze sebze ve meyvelerinin yanı sıra yerel mutfak lezzetleri bulabileceğiniz Carlstadt da şehrin popüler bölgeleri arasında.

MedienHafen ise şehrin eski limanı, yeni iş merkezi. Medya Limanı olarak da bilinen bölgede adeta bir sanat eseri gibi görünen birbirinden farklı yapıdaki binalar ilginizi çekecek.

Düsseldorf’ta yemeden dönmeyin diyeceğimiz şeylerin başında -inanmayacaksınız ama- döner geliyor! Dene & Gör isimli dönerci Türk ya da yabancı tüm turistlerin favorisi olmuş durumda. Dönerinin hayatlarında yedikleri en lezzetli döner olduğu konusunda ısrarcılar. Elçiye zeval olmaz…

Ren Nehri’nin kıyısında kurulan lunapark da Düsseldorf gezinize eğlence ve heyecan katan bir anı olarak kalacak. Şehrin yılın çeşitli aylarında birbirinden farklı festivallere de ev sahipliği yaptığı bilgisini de ekleyip yazımızı sonlandırırken, atlasglb.com’la yeni lokasyonlarda görüşmek üzere diyoruz!

Yaz bitti, hafta sonu kaçamaklarına muhteşem bir lokasyon ekleme vakti! Eğer yemek yemeyi, daha doğrusu et yemeyi seviyorsanız, şerbetli tatlıya ve Antep fıstığına düşkünseniz ve hafta sonunu yemek keşiflerine ayırabiliyorsanız; Gaziantep sizin için ideal bir rota olacak. Gaziantep, 250’ye yakın özgün yemek çeşidiyle gastronomi dalında UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı’na katılmış bir yemek başkenti. O zaman hafta sonunu Gaziantep’te geçirmek kulağa nasıl geliyor dersiniz? Hadi başlayalım! Şimdiden söyleyelim; çatlayana kadar yemeye hazır olun, kendinizi durduramayacaksınız!

Gaziantep’te İlk Gün

Sabah erkenden kalktınız ve kahvaltıyı da dışarıda yapacaksınız elbette. O zaman size buranın adetlerinden birini önerelim; beyran çorbası! Et ve pirinçten yapılan bu çorba etseverleri büyüleyebilir ve en iyi yapanlardan biri de Metanet Lokantası’dır. “Sabah sabah bu çorba ağır gelebilir.” diye düşünenleri, sabah yedikleri diğer bir alternatif olan ciğer yemeye davet etsek yine mi ağır gelir? Bu arada lafı geçmişken Gaziantepliler kahvaltıda nohut dürüm yemeyi de çok seviyor. Belki bir de bunu denersiniz? Kahvaltı faslı bittiyse, meşhur Tahmis Kahvesi’nde bir menengiç kahvesi iyi gider, değil mi? Kahveler de içildi, şimdi meşhur Bakırcılar Çarşısı’na doğru geçiş yapmanın zamanı geldi. Biraz yürüyün ve yediklerinizi eritip öğlen yemeğine kendinizi hazırlayın. Aklınıza gelebilecek her çeşit bakır ürününü burada bulabilirsiniz. Bakırcıların çeşit çeşit el emeği göz nuru… Kulağa çok güzel geliyor!

Evet, geldik öğle yemeğine. Ne yiyeceksiniz? Katmerci Zekeriya Usta’nın elinden katmer yemenin gerçekten tam zamanı! Bol Antep fıstıklı ve kaymaklı bir katmere kim hayır diyebilir ki? Katmerleri de yediniz, şeker yüklemenizi yaptınız ve tüm hızıyla gezmeye devam! Bey Mahallesi’ne geçiş yapma vakti biraz da. Dar sokakları, eski konakları ve Gaziantep ruhunu yaşamalısınız biraz burada. Bey Mahallesi’ne gelmişken oyuncaklara ilgili olanların Oyuncak Müzesi’ni ziyaret etmesini de tavsiye ederiz.

Geldi akşam yemeği zamanı! Şu meşhur İmam Çağdaş’ı denemek ister misiniz? Lahmacunun bir numaralı adreslerinden biri diyorlar burası için. Ama yalnızca lahmacuna değil, Gaziantep mutfağından her çeşit lezzete ev sahipliği yapıyor. Burayı es geçmeniz mümkün değil! Gidip lezzetlerin tadına bakacağınızı çok iyi biliyoruz. Oldukça yoruldunuz, öyle değil mi?

Gaziantep’te İkinci Gün

Pazar kahvaltısı hayaliyle uyanacaksınız muhtemelen. Bu sabah keyifli bir sofrada kahvaltı yapmayı hak ettiniz. Orkide Pastanesi hayalinizdeki kahvaltı için ideal yerlerden biri. Aperatif tost türü şeyler yemek isterseniz de Tostçu Erol sizi bekliyor. Tostçu Erol’u bilmeyen var mı aranızda? Bilmiyorsanız da bundan sonra asla unutamayacaksınız. Kahvaltınızı ettiniz, bu sefer rota neresi? Zeugma Müzesi! Burası dünyanın en büyük mozaik müzesi ve nadide eserlere ev sahipliği yapıyor. Hayran kalacağınıza eminiz! Yine yoruldunuz, kalori yaktınız ve bilin bakalım ne zamanı? Yemek yeme zamanı! Kebapçı Halil Usta’ya uğrayıp karnınızı doyurun çünkü Gaziantep’te kebap yemeden dönerseniz kendinizi suçlu hissedebilirsiniz, bizden söylemesi.

Antep gezinizin son yemeğini de yediniz. Peki, Gaziantep’e gelmişken baklava yemeden dönülür mü? Tabii ki asla! Bunun için doğru adreslerden biri de Koçak Baklava. Birer porsiyon baklava alır mısınız? Belki biraz da eve götürmek için paket yaptırırsınız… Eve de götürmek lazım biraz çünkü. Baklavanızı da alıp artık uçağa yetişebilirsiniz rahatlıkla. Bu arada Gaziantep’te tatlı yerken yanında minik bir bardakta süt verdiklerini biliyor musunuz? Tatlının şekeri içinizi baymasın diye düşünülmüş bir gelenek. Çok ince bir detay, ama daha çok yediriyor!

Gaziantep gezimizin sonuna geldik ve birkaç önerimiz var. Uçak inişteyken mutlaka dışarıyı seyredin. Tabii cam kenarındaysanız… Fıstık ağaçlarının manzarası kendine hayran bırakıyor. Aynı zamanda havaalanından şehir merkezine gidiş de yaklaşık 45 dakika sürüyor. Eminiz bu yazı sizi haftaya Gaziantep’e uçuracak. O zaman hemen biletleri alın ve arkadaşınıza minik bir sürpriz yapın. Bol yemeli bir hafta sonu olacak, gitmeden önce bir detoks yapmanızı ve midenizi rahatlatmanızı tavsiye ederiz. Keyifli uçuşlar, şimdiden afiyet olsun!

Portekiz’in başkenti Lizbon, İstanbul gibi iki yakaya sahip bir şehir. Kuruluşu Roma’dan da eskiye dayanan Lizbon’a gitmenin tam da vakti aslında! Yazın boğucu sıcağını atlatmış, mis gibi bir havaya gidiyor olacaksınız. Lizbon’a gitmek için ekim ve kasım ayları çok uygun. Tabii bir de nisan, mayıs… Her ne kadar küçük bir şehir gibi gözükse de yürürken yoran bir şehir Lizbon. Ayakkabıları özenle seçmeli, değil mi? O zaman bir tur atalım da keyfimiz yerine gelsin…

Tarih Kokan Bir Gezi

UNESCO Kültür Mirası Listesi’ndeki yerlerden başlayalım dilerseniz. Belém Kulesi ve Jerónimos Manastırı, Lizbon’un vazgeçilmez tarih kokan yerlerinden. Belém Kulesi, Gotik ve Rönesans mimarisinin birleşimi olan Manuelin mimari tarzıyla oldukça dikkatinizi çekecek. Jerónimos Manastırı da Belém bölesinde yer alıyor ve ünlü kâşif Vasco de Gama’nın mezarına da ev sahipliği yapıyor. Bu arada Lizbon gerçekten çok yokuş barındıran bir şehir ve bu yüzden yürürken göreceğiniz şehir manzaraları sizi büyüleyebilir. Önceden uyarımızı verelim ve siz de fotoğraf makinelerini veya telefonları hazır edin. Bilmediğiniz bir şehri gezerken anı yakalamak hiç bu kadar güzel olmamıştır eminiz.

Bir de Lizbon halkının ünlü buluşma yerinden bahsedelim: Rossio Meydanı! Burası İstanbul’un adeta Taksim Meydanı. Yeri gelmiş çeşitli gösteri ve protestolara ev sahipliği yapmış, yeri gelmiş buluşma noktası olmuş, yeri gelmiş konserlere ve ziyafetlere konu olmuş… Tam bir etkinlik meydanı kısacası. Kıpkırmızı 25 Nisan Köprüsü’nün ihtişamı İstanbul’daki köprülerimizi hatırlatıyor. 25 Nisan Köprüsü, Tejo Nehri üzerinde kurulu ve masmavi bir nehir manzarasını gözler önüne seriyor. Bu arada küçük bir bilgi geliyor; bu köprünün San Francisco’daki Golden Gate Köprüsü’nü inşa eden mühendisler tarafından yapıldığını biliyor muydunuz? Artık unutmayacaksınız.

Gez Gez Bitmiyor!

Geldik Lizbon için oldukça önemli olan bir müzeye; Ulusal Antik Sanat Müzesi! Burası Avrupa’nın da en önemli müzelerinden birisi. Portekiz Kraliyet Ailesi’nin sanat koleksiyonlarını barındıran bu müze, Portekiz tarihinde yapılmış en önemli yağlı boya tablolara da ev sahipliği yapıyor.

Santa Justa Asansörü’nü hiç duydunuz mu? Burası bize İzmir’deki Asansör’ü hatırlatmadı değil… Hep de Türkiye’den benzer örneklerle anlattık Lizbon’u ama maalesef benziyor, elimizde değil. Neyse konumuza dönelim; Santa Justa Asansörü 1900’lü yıllarda inşa edilmiş ve amacı da Baixa ile Bairro Alto bölgelerini birbirine bağlamakmış. Ne tatlı bir neden! Çıkmanızı tavsiye ederiz çünkü o manzara buna değecek…

Gitmişken Alfama bölgesini görmeden de gelmeyin. Burası Lizbon’un en eski bölgesi ve Sao Jorge Kalesi ile nehir arasında bulunan yokuşta yer alıyor. Bakın çok basit anlattık, bizce hemen bulacaksınız! Dar sokakları ve eski evleri nostalji yaşatıyor ister istemez. Sokakların arasından geçen sarı tramvaylar yine bizi Taksim’e ya da Kadıköy’e götürüyor. Ya da Karaköy mü demeliydik? Tam bir mahalle havası yaşanan bu bölgede, bakkallar ve camlardaki çamaşırlar bile bu ruhu yaşatmaya yetiyor!

Lizbon’u gezmek için 4 gün size yeterli olacak. Gezerken mutlaka tramvay ve tren kullanmalısınız, ayrı bir keyif verecek gezinize. Hem de biraz dinlenmiş olursunuz. Malum yokuşlar biraz yoruyor… Bu arada havaalanı şehir merkezine oldukça yakın. Bu yüzden otobüs veya metro ne varsa ve en yakın saat hangisiyse şehir merkezine hızlıca ulaşabilirsiniz. Siz atlasglb.com’dan Lizbon biletinizi alın, geriye sadece şehir merkezine gitmek kalsın…

Sonbaharın artık iyiden iyiye kendini hissettirdiği şu günlerde belki de yapılacak en güzel aktivitelerden biri elinize alacağınız iyi bir kitap ve yanına eşlik edecek leziz bir kahve… Biz de sizler için Atlasglobal ile kolaylıkla seyahat edebileceğiniz en popüler sonbahar rotalarını ve bu rotaların en güzel kitapçılarıyla kahvecilerini derledik. Keyifli okumalar!

 

Portekiz

Kitapçı: Livraria Ler Devagar-Lizbon            Kahveci: Le Petit Prince Culture Cafe

Lizbon’un en popüler kitapçısı Livraria Ler Devagar, göz alıcı hatta fantastik sayılabilecek dekorasyonu ile dünyanın en iyi kitapçıları listesinin üst sıralarında yer alan oldukça meşhur bir yer. İçerisinde tüm dünyadan yüzlerce çeşit kitap bulabileceğiniz gibi kitapçının bulunduğu bina birçok reklam ajansı, tasarım butiği ve sanat galerisine ev sahipliği yapması sebebiyle pazar günleri 2. el ve antika pazarına dönüşüyor!

Le Petit Culture Cafe ise adından da anlaşılacağı üzere hayatımızın her döneminde bize yön gösteren kült kitap, “Küçük Prens”e adanmış bir yer. İçerisinde lezzetli 3. dalga kahveleri tatmanın yanında dünyanın farklı dillerinde basılmış “Küçük Prens” kitaplarını bulabilir, hatta satın alabilirsiniz.

 

Kitapçı: Livraria Lello e Irmao-Porto            Kahveci: Cafe Progresso

Gelelim Portekiz’in güzel şehri Porto’ya. Burada öyle bir kitapçı var ki, şöhreti Porto sınırlarını çoktan aşıp dünyaya yayılmış. Livraria Lello e Irmao, etkileyici mimarisi ile göz dolduran, J.K. Rowling’in bile ünlü seri “Harry Potter”ı yaratırken ilham aldığı, kapısında kuyruk olan bir kitapçı. Üstelik 1869 yılından beri ayakta!

Cafe Progresso ise Porto’nun en eski kafesi. 1899 yılından beri hizmet veren bu kafe, kahveleri kadar taptaze kruvasanları, lezzetli Portekiz tatlıları ve pancake’leri ile de meşhur. Kısacası Livraria Lello e Irmao’da seçtiğiniz sürükleyici bir kitaba eşlik edecek harika tatları burada bulmanız mümkün.

 

Fransa

Kitapçı: Shakespeare and Co.-Paris             Kahveci: Cafe Le Jardin Du Petit Palais

Şimdi “Shakespeare İngiliz değil miydi, Paris ne alaka?” diye düşünebilirsiniz ama Shakespeare artık dünyaya mal olduğundan ismiyle gittiğimiz her yerde karşılaşmamız olası. Notre Dame Katedrali’nin hemen yanında yer alan bu kitabevini Paris’in göz bebeği olmasının sebeplerinden biri de içinde bulunan dilek kuyusu.

Petit Palais, yani Küçük Saray’ın iç avlusunda bulunan bu büyüleyici mekanda kahve içmek paha biçilemez! Cafe Le Jardin du Petit Palais’de ister bahçede ister salonda kahvenizi yudumlayabilirsiniz. Aynı zamanda yemek de bulunan mekanın atmosferine kapılmadan kitabınıza odaklanmak büyük efor gerektiriyor.

 

İspanya

Kitapçı: Librería Bardón-Madrid             Kahveci: Salon des Fleurs

Madrid’in merkezinde yer alan Librería Bardón, edebiyat tutkunlarını hazine bulmuş kadar sevindirecek nadir eserleri barındıran bir kitapçı. 1947’den bu yana hizmet veren kitapçı, mimarisi ve dekorasyonuyla da kitap tutkunlarını büyüleyecek bir tarza sahip.

Salon des Fleurs ise Fransızcada “çiçek salonu” anlamına gelen ve adının hakkını vererek yer yanı çiçeklerle dekore edilmiş, sıcacık bir ev ortamı rahatlığında uzun süre aklınızdan çıkmayacak bir kafe. Vintage tarzının ağırlıkta olduğu bu şirin kafede, incecik porselen fincanlarda kahvenizi yudumlarken kitabınıza gömülüp Salon des Fleurs’un keyfini sonuna kadar çıkarabilirsiniz.

 

Kitapçı: Libreria Altaïr-Barselona             Kahveci: Roast Club Cafe

Dünyanın en seçkin kitaplarını bünyesinde barındıran Libreria Altaïr Barselona’nın en bilinen kitapçılarının başında geliyor. Birçok gezgine ilham kaynağı olduğunu düşündüğümüz bu kitapçının dekorasyonu da konsepte uygun olarak düzenlenmiş.

Barselona’da “İyi kahveyi nerede içebiliriz?” diye sorduğunuzda ise tüm oklar Roast Club Cafe’yi gösterecek. Ziyaretçilerden sürekli iyi yorumlar alan bu küçük ve şirin kahveci tüm kahve çeşitlerinde iddialı olmasının yanı sıra nefis bagel sandviçleriyle de iştah kabartıyor.

 

İngiltere

Kitapçı: Word on the Water-Londra         Kahveci: Black Cab Coffee Co.

Bu seferki kitapçımız diğerlerine hiç benzemiyor! Çünkü o normal bir dükkan değil, yüzen bir tekne! “Sudaki kelime” anlamına gelen Word on the Water bizce dünyanın en havalı, en ilginç kitapçısı. Üstelik kültürel etkinliklere ve resitallere de ev sahipliği yapan bu kitapçı Londra’da mutlaka uğramanız gereken duraklardan biri.

Hazır Camden Lock ile Paddington arasında gidip gelen Word on the Water’a rastlamışken şehrin her yerinde gezen üzerinde Black Cab Coffee Co. yazan küçük siyah bir arabayı yakalarsanız hemen durdurun. Çünkü o normal bir siyah araba değil, gezici bir kahveci! Black Cab Coffee Co., en lezzetli kahveleri ayağınıza getiren göreceğiniz en sevimli minik kahve dükkanı. Kahve ve kitap tamamsa şimdi kanal kenarındaki çimlere uzanıp keyif yapmanın tam zamanı!

Bonus: Londra’da kahve deyince yüzlerce mekan sayabiliriz fakat bizim size özellikle bahsetmek istediğimiz bir yer var: Algerian Coffee Stores. İsmine bakıp kahvelerin sadece Cezayir’den geldiğini düşünmeyin. Burada dünyanın her yerinden gelen çekirdek kahveler ve kahve ekipmanları var. İstediğiniz kadar alıp evinizde ya da kaldığınız yerde kahveye doyabilmeniz için önden demletip, tadım bile yapabiliyorsunuz.

 

Kitapçı: Barter Books-Alnwick                  Kahveci: The Pineapple Cafe

Barter Books’un meşhur olmasını sağlayacak birden fazla neden var aslına bakarsanız. Bunlardan ilki ise, II. Dünya Savaşı’nda devletin hazırladığı propaganda kampanyasının sloganlarından biri olarak bulunan ve daha sonra kullanmaktan vazgeçilen “Keep Calm and Carry On” yazılı posterin Barter Books’ta bir kutuda yeniden ortaya çıkarak tüm dünyada meşhur olması. Kitapçının diğer bir özelliği de Victoria Dönemi’nde tren garı olan bir binada konuşlanması. 1991 yılından beri hizmet veren Barter Books aynı zamanda adından da anlaşılacağı gibi 2. el kitap alacağınız ya da takas yapabileceğiniz bir kitapçı. Bu kadar fazla özelliğe sahip olması da onu diğerlerinden öne çıkarıyor.

Şirin mi şirin Alnwick kasabasına gelmişken burada ziyaret edeceğiniz en güzel kahveci ise bizce The Pineapple Cafe. İngiltere deyince akla her ne kadar çay gelse de bu kafenin kahveleri de deneyenleri çok mutlu ediyor. Küçük bir country evi tarzında dekore edilen ve ev yapımı tatlarıyla fark yaratan bu güzel mekanda, sobanın yanı başındaki kanepeye gömülüp kitap okumak kadar güzel bir şey var mı?

 

Hollanda

Kitapçı: American Book Center-Amsterdam             Kahveci: Cafe Del Mar

Amsterdam’ın en popüler kitapçısı American Book Center, bünyesinde bulunan dünya seçkisi ve sık düzenlediği etkinliklerle de kitapseverlerin gözdesi. İmza günleri, söyleşiler, kitap fuarları gibi etkinlerde boy gösteren kitapçıda aynı zamanda kupa, çanta, kartpostal gibi çeşitli hediyelik ürünler de bulmak mümkün.

American Book Center’dan aldığınız kitabınızı okumak için şöyle güzel, aydınlık bir kafe arıyorsanız bisikletinize atlayıp hemen soluğu Cafe Del Mar’da alın. Amsterdam’ın sayısı yüzleri bulan kafeleri arasında ahşap ağırlıklı dekorasyonu, lezzetli kahvesi ve aydınlık ambiyansı ile öne çıkan kafede kahvenize eşlik edecek enfes tatlılar da sizleri bekliyor olacak.

Almanya, köklü geçmişi ve tarihin akışını değiştiren önemli savaşlarda başrol üstlenmesi nedeniyle gerek Avrupa’da gerekse dünyada uzun yıllardır etkin rol oynayan önemli ülkelerden. Uzun yıllardır dışarıdan göç alan ülkenin kozmopolit yapısı tabii ki mutfağına da çeşitlilik getirmiş.

Bu mutfağın en önemli ürünleri patates ve et gibi görünse de “Alman mutfağı sadece patatesten ibaret” önyargısı da yanlış. Çünkü önemli bir tarım ülkesi olan Almanya, özellikle 600’ü bulan ekmek çeşidi ve gelişmiş pastacılık teknikleriyle üretilen pastane ürünleriyle ön plana çıkıyor. Bizler için çay neyse Almanlar için de kahve o. Bu yüzden kahvenin yanında tüketilebilecek çeşit çeşit tatlı hamur işini Almanya’nın her köşesinde bulmak mümkün.

Özellikle 2. Dünya Savaşı sonrası büyük göç alan Almanya’nın mutfağını şekillendiren en büyük etnik grupsa; biz Türkler. Almanya’nın her sokağında rastlayacağınız restoranlarıyla Türkler, et seven Almanları da cezbetmiş ve müdavimleri haline getirmiş durumda. Sabah ve akşam öğünlerinde daha hafif -sandviç tarzı- yemekleri tercih eden Almanlar, öğle yemeklerinde gönüllerince yiyor. Almanlar için Türk restoranlarından sonra en popüler mutfaklar ise İtalyan ve Uzak Doğu.

Berlin, Münih, Frankfurt gibi 7/24 yaşayan şehirlerinden tutun en küçük kasabasına kadar Almanlar dışarıda yemek yemeğe bayılan bir millet. Sokakların her daim cıvıl cıvıl olduğu bu ülkede hem yerliler hem de turistler için popüler olan sokak yemeklerini sizler için derledik.

 

Kartoffelsalat-Patates Salatası

Şimdi “Alman mutfağı patatesten ibaret” önyargısının yanlış olduğunu söyleyip, listeye patates salatası ile başlarken kendimizle çeliştiğimizi düşünmeyin. Çünkü bu patates salatası Almanların her an, her yerde tükettiği en popüler lezzet. İster yemeğin yanında ister ana öğün olarak tüketin, bu salatanın lezzetine karşı koymak imkânsız!

 

Bratwurst-Sosis

Gelelim Almanların ikinci önemli lezzeti sosise. Gerçi tüm şarküteri ürünlerine düşkün ve bu alanda oldukça başarılı olan Almanlar için sosisin yeri ayrı. Beyaz sosis olarak da bilinen bu lezzet yine sokak yemekleri arasında en favori olanlardan. İster ekmek arası ister tek başına, hele patates salatası ile bir araya geldi mi tadından yenmez!

 

Pretzel-Alman Simidi

Amerika’da daha çok küçük krakerler olarak bilinen pretzel, neredeyse Almanya’nın sembolü haline gelmiş bir hamur işi. Alman simidi olarak da adlandırabileceğimiz bu ürün aslına bakarsanız hamurundan pişirilme tarzına kadar simitten çok farklı. İster çikolata gibi tatlı, isterseniz ketçap, hardal, ranch gibi tuzlu soslarla tüketebileceğiniz pretzel, Almanya seyahatinizde imdadınıza koşan minik kahramanınız olacak.

 

Currywurst-Körili Sosis

Almanya’nın sosis ve patates ikilisini ne kadar sevdiğinin kanıtı, evde, okulda, özellikle de sokakta severek tüketilen bu güzel yemek, körili ketçaba bulanan kızarmış sosislerin üzerine tekrar köri serpilerek hazırlanıyor. Yanında servis edilen patates kızartması ile katladığı lezzetini Almanya’nın istediğiniz şehrinde çıkarabilirsiniz.

 

Döner Kebap

Evet gelelim kültürümüzün Almanya’da en popüler olan üyesine! Bizim bildiğimiz döner, Almanya’da döner kebap adıyla revaçta. Aslına bakarsanız buradakinden de farklı sunuluyor. İçerisine eklenen sebzeler ve özel soslarla servis edilen döner kebap Almanya’da o kadar seviliyor ki dünyaca ünlü bir moda markası, sokak stilini yansıtan koleksiyonunu Berlin’deki meşhur bir dönerciden ilham alarak tasarlamış! Tasarımlarda ismi ve resmi bulunan vatandaşımızı görünce göğsümüz kabarmadı değil.

 

Bratkartoffeln-Soğanlı Sıcak Patates

Almanya’nın bir diğer gözde patates ürününe geldi sıra. Gerçi Almanya’nın her yerinde envai çeşit patates ürününe rastlamanız mümkün ama bu garnitür favorileriniz arasına girecek. Haşlanan patateslerin pastırma ve soğanla tavada tekrar kızartılmasıyla hazırlanan bu yemek onlar için garnitür olsa da sizin için bir öğünü doldurabilecek kadar doyurucu ve lezzetli.

 

Berliner/Pfannkuchen-Ponçik

Polonya’da paczki, Balkanlar’da krofne, Türkiye’de ise ponçik adıyla bilinen bu şahane lezzete Almanya’nın Berlin haricindeki şehirlerinde ise Berliner deniyor. İçerisinde marmelat ya da çikolata bulunan hamur toplarının kızartılması ve üzerine şeker serpilmesi ile ortaya çıkan bu güzel tatlı, Almanların kahve molalarında vazgeçemediği ürünler arasında. Hem serin Almanya havasında sıcacık bir bardak kahve ve yanında lezzetli mi lezzetli bir Berliner’e kim hayır diyebilir ki?

 

Lebkuchen-Baharatlı Bisküvi

Dükkanlarda, sokak pazarlarında, küçük şirin pastanelerin kapılarında asılı olarak görebileceğiniz bu ürünü sakın düz bir tabela sanmayın! Karşınızda Almanların en meşhur ürünlerinden biri olan lebkuchen. En basit tabiri ile şeker ya da çikolata kaplanmış baharatlı bisküvi olarak adlandırabileceğimiz bu ürün, ülkede kutlanan tüm özel gün ve etkinliklerde farklı mesajlar içeren versiyonuyla karşınıza çıkabilir. Uzun süre dayanması nedeniyle aynı zamanda güzel bir hediyelik olan lebkuchen’i, Almanlar birisinden özür dilemekten tutun aşkını ilan etmeye, bayram tebriğinden mezuniyet kutlamasına kadar her önemli günde birbirlerine gönderebiliyorlar.

 

Zimtschnecken-Tarçınlı Çörek

Amerikalıların cinnamon roll adını verdikleri tarçınlı çörek, Almanya’nın en sevilen pastane ürünlerinden. Lebkuchen gibi baharatlı ürünlere düşkün olan Almanlar, bu çöreği kahve molalarında severek tüketiyor. Evlerde geleneksel büyükanne tarifleriyle pişirilen bu lezzet, Almanya sokaklarında bulabileceğiniz ucuz ve leziz bir alternatif.

 

Käsekuchen-Cheesecake

Almanların cheesecake’i olarak isimlendirebileceğimiz bu tatlının en önemli özelliği krem peynirden değil, “quark” adı verilen peynirle bizim mutfağımızdaki süzme yoğurt arası bir kremayla yapılması. Aynı zamanda cheesecake’den daha fazla fırında bekletilen käsekuchen’i istediğiniz soslarla tüketebilirsiniz.

 

Fischbrötchen-Balıklı Sandviç

Eminönü sahilinde sıra sıra dizilmiş, mis gibi kokularla bizi cezbeden balık-ekmeklerimize benzemese de Almanların balıklı sandviçi de denemeye değer. Daha çok salamura balıkla hazırlanan bu sandviçin içine tıpkı bizdeki gibi balığın eşlikçisi soğan ve yeşillik konuyor. Çeşitli soslarla hazırlanan bu sandviçin içinde kızarmış balık kullanan yerler de var.

 

Quarkballchen-Kızarmış Peynirli Toplar

Bu tatlı da bizim İzmir lokmasını andırsa da içerisinde biraz önce bahsettiğimiz Almanların meşhur quark kremasından yapılıyor. Bu özel kremalı hamurun kızgın yağda kızartılmasının ardından şekere bulanmasıyla hazırlanan küçük lezzet topları, yine yanında değişik tatlı soslarla tüketiliyor. Tarçın, zencefil, zerdeçal ve diğer baharatlarla hazırlanan ve balla servis edilen versiyonları ise Almanların ilk tercihi.

 

Apfelstrudel-Elmalı Turta

İncecik ve kat kat bir hamurun içine sarılmış kuru üzümlü, tarçınlı elma karışımının fırında pişmesiyle oluşan eşsiz lezzetine kayıtsız kalmak pek mümkün görünmüyor. Her ne kadar elmalı turta şeklinde Türkçeye çevirsek de apfelstrudel turtadan çok farklı bir görünüme ve tada sahip. Alman evlerinde geleneksel tariflerle farklı malzemeler eklenerek de pişirilen bu tatlı yine Almanların imza tatlarından.

Bu kadar muhteşem tatlarla tanıştıktan sonra Almanya mutfağından gelen enfes kokuları siz de artık duyuyorsunuzdur. Bu eşsiz lezzetlerin tadına yerinde bakmak için hemen atlasglb.com sayfamızı ziyaret edin.

“Tanrı cenneti yaratırken çamurundan kopan bir parça Ohri’nin üzerine düşmüş.” der Ohrililer kendi memleketleri için. Yeni adıyla Kuzey Makedonya’nın başkenti Üsküp’e 2,5 saatlik uzaklıktaki Ohri, şehre adını veren tertemiz gölü, mimari mirası ve muhteşem doğası ile sadece ülkenin değil, tüm Balkanlar’ın göz bebeği. Gelin, cennetin simülasyonu olarak kabul edilen bu güzel şehri hep birlikte gezelim.

Kuzey Makedonya’nın sekizinci büyük şehri olan Ohri, ülkenin en turistik şehri. Ohri Gölü’nün çevresinde şekillenen şehrin doğal güzelliği akılları baştan alacak cinsten. Tahminen 6.000 yıllık geçmişe sahip olduğu düşünülen Ohri’nin tam 500 yıl Osmanlı hâkimiyetinde kaldığının izleri bugün bile gözle görülüyor. Şehir, Safranbolu evlerine benzer bir mimariyle inşa edilmiş konutları ile öne çıkıyor. Hatta Ohri evleriyle o kadar meşhur ki şehirdeki sokak lambaları bile evlerin maketleri şeklinde. 😊

Ohri’de gezilecek yerlere geçmeden önce sizlere şehir hakkında önemli ve bir o kadar da ilginç bilgiler verelim. Ohri şu an tüm Slav halklarının kullandığı alfabe olan Kiril alfabesinin doğduğu şehir. Alfabeyi, onla aynı adı taşıyan Aziz Kiril ve Metodiy Kardeşler bulmuş ve Ohri’den tüm coğrafyaya yayılmış. Ayrıca ilk Makedon Devleti’nin kurucusu Çar Samoil, yıldaki 365 gün için Ohri’ye 365 tane kilise yaptırmış. Günümüze 40 tanesi ulaşan kiliselerin yanı sıra bu küçük şehirde, Osmanlı döneminden kalma 10 tane cami ile bir de tekke bulunuyor.

Şehrin bir diğer özelliği ise tüm dünyada incileri ile tanınması. İnci deyince, gölde yaşayan midyelerden elde edildiğini düşünmeyin. Çünkü bu inci, gölde yaşayan endemik bir balık türü olan paşita adlı alabalığın pullarından imal edilen macun kıvamındaki maddenin sedef, plastik boncuk ve taşın üzerine kaplanmasıyla yapılıyor. Ohri’de bu incinin sırrına vakıf olan yalnızca iki aile var ve bu sır aileler tarafından inanılmaz güvenli bir şekilde korunuyor. Slav kraliyet ailelerinin yanı sıra dünya yıldızlarının da tercihi ve tamamen el emeği olan bu güzel inciler, Ohri’den alınacak en güzel hediyelerin başında geliyor.

Ohri Gölü ise tüm Avrupa’nın en eski ve en derin krater gölü. Aynı zamanda da en temizi. 1979 yılından beri UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bulunan göl, birçok endemik balık ve bitki türüne de ev sahipliği yapıyor.

Şimdi gelin, hep birlikte Ohri’ye geldiğinizde mutlaka görmeniz gereken yerlere yakından bakalım:

  • Ohri’nin eski şehir kısmındaki daracık taş sokaklarını ve tüm Avrupa’da meşhur olan evlerini mutlaka görmeniz gerek. Zaten şehir yukarda da söylediğimiz gibi uzun süredir UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde.
  • Eğer mevsim uygunsa, Ohri Gölü’nün berrak sularında yüzün. Gölün çevresinde bunun için birçok tesis mevcut. Bunlardan en meşhuru tüm gününüzü rahatlıkla geçirebileceğiniz Cuba Libre. Tabii isterseniz çok uygun fiyatlara gölde sandal sefası ya da küçük teknelerle tur da yapabilirsiniz.
  • Şehre adını veren sarp tepeye konumlandırılmış Çar Samuel Kalesi’nden Ohri manzarasına doyum olmuyor. I. Bulgar İmparatorluğu döneminden kalan bu kalenin nefes kesici manzarasında birbirinden güzel fotoğraflar çekebilirsiniz.
  • Ohri kiliseleriyle de meşhur demiştik. Bunlardan bir tanesi ise bulunduğu konumun güzelliği nedeniyle en çok ziyaretçi çekenlerden. John (Sveti Jovan Kaneo) Kilisesi’ne ister sandalla gölden, isterseniz de ormanlık yoldan yürüyerek gelebilirsiniz. İnanın vardığınızda gördüğünüz manzara her şeye değer.
  • Plaoshnik bölgesi, içinde Clement Kilisesi’ni de barındıran arkeolojik bir sit alanı. Çok eski tarihlere dayandırılan bu bölgede, Antik Roma bazilikası kalıntılarının üzerine inşa edilen kilisede Aziz Clement, Kiril alfabesini öğretmiş.
  • Ohri’de görmeniz gereken yerlerden bir diğeri de Stevi Naum, yani Aziz Naum Manastırı.1200 yıllık geçmişine rağmen hâlen güzelliğiyle sizi kendine hayran bırakacak freskleri mutlaka görmelisiniz. İçerisinde yer aldığı Galioica Doğal Parkı da bu manastıra gitmeniz için bir diğer sebep.
  • Şehrin bir o kadar ilginç noktalarından biri de Bay of Bones adı verilen su üzerindeki müze. MÖ 1200-700 yılları arasında burada yaşayan insanlar tarafından su üzerine kurulan bu yerleşim yeri, 1990’larda kazı çalışmaları sırasında keşfedilmiş ve aslına uygun olarak müze haline getirilmiş. İçerisinde ait olduğu dönemden kalma çömlekler, günlük eşyalar, takılar gibi pek çok parçanın sergilendiği müze, şehrin tarihini anlamanız açısından oldukça önemli.

Bu kadar gezi ve bilgiden sonra gelelim Ohri mutfağına. Öncelikle tabii ki şehirde, Ohri Gölü’nün bereketinden yararlanarak buraya özgü balıkları ve deniz ürünlerini servis eden uygun fiyatlı birçok restoran bulunuyor. Burada yiyebileceğiniz göle özgü balık türleri ise belvica ve pastirmka. Bunun dışında Balkan mutfağına özgü etler, köfteler, binbir çeşit hamur işleri, börekler ve süt ürünü bazlı tatlılara da doyum olmayacağını söyleyebiliriz. Siz iyisi mi Ohri turundan önce Balkan mutfağı yazımıza bir göz atın. 😉

Ohri; tertemiz gölü, muhteşem doğası, tarihi evleri ve bizden izler taşıyan kültür mirası ile Balkanlar’ın gözdesi olmaya devam ediyor. Siz de Atlasglobal’in Üsküp uçuşunun ardından kısa bir yolculuk ile Ohri’yi gezebilir, bu şirin Kuzey Makedonya kentinden unutulmaz anılarla ayrılabilirsiniz.

İspanya Krallığı’nın başkenti Madrid! Avrupa Birliği’nin üçüncü büyük şehri olan Madrid, adeta kültür ve sanat mirası… Sorsak çoğunuzun İspanya’da en çok görmek istediği şehirlerden biridir Madrid, öyle değil mi? Bazılarınız eminiz Barselona der ama ikisi kapışır! Madrid, Avrupa’nın en güzel şehirlerinden biri. Peki, bu Madrid’de ne var bu kadar? Anlatıldığı kadar güzel mi dersiniz? Şimdi sizlere gerçek Madrid’i tanıtacağız.

Plaza Mayor

Madrid’de belki de en tanınmış meydan burası diyebiliriz. İçinde köklü bir tarih yatan bu meydan, Casa de la Panadería binası ile çevrili. Burası belediye sayılır aslında. Zamanında boğa güreşleri, senfoniler, pazarlar, turnuvalar ve daha birçok etkinlik burada yapılırmış. Geziye ana yerden başlamak her zaman işinizi kolaylaştırır, unutmayın.

Puerta del Sol

“Ayı ve Koca Yemiş Ağacı” ile III. Charles heykellerinin süslediği bu yer Madrid’in kalbi sayılır. Koca yemiş ağacı ve ayı ise şehrin 13. yüzyıldaki simgesi. Oldukça anlamlı… Kaybolma paniği içine girdiğiniz an bu meydanı bulmanızı tavsiye ederiz; böylece hemen toparlayacaksınız turunuzu. Yalnız bir uyarı yapmak istiyoruz; burada yankesiciler oldukça fazla çünkü turist kaynayan bir meydandan bahsediyoruz. İşte bu sırada çantalara dikkat!

Reina Sofia Müzesi

İspanya’da 20. yüzyılın en büyük sanat koleksiyonunu barındıran Reina Sofia Müzesi, 1994’te kurulmuş. Bu müzede Pablo Picasso’nun en önemli eserlerinin çoğu yer alıyor. Bu eserlere ünlü Guernica da dâhil… Hem Salvador Dalí gibi İspanyol sanatçılarının hem de uluslararası sanatçıların eserlerini barındıran bu müze, sanatseverlerin ilgisini oldukça çekiyor. Burada bir hatırlatma yaparak diğer maddeye geçiyoruz; bu müze salı günleri kapalı…

Buen Retiro Parkı

Gezisine yeşillikler içinde ara vermek isteyenler için ise bir park önerimiz var: Parque del Buen Retiro. Yalnız dikkat! Parkın bir ucundan diğer ucuna yürümek neredeyse yarım saatinizi alabilir. Gözünüzde küçük bir park canlanmasın… Burada yeşillikler arasında biraz dinlenmek, uyumak, kitap okumak veya kahve yudumlamak resmen huzurun tanımı! Biraz oksijenin kimseye zararı olmaz.

Santiago Bernabéu Stadyumu

Futbolseverler de aramızda mı? O zaman bu maddeyi iki kere okuyacağınıza eminiz. Eğer o gün maç yoksa çok şanslısınız, stadı rahatlıkla gezebilirsiniz. Maça gitmek istiyorsanız orası ayrı tabii, sizin tercihiniz. Önceden gidip maçın ruhunu yaşamanızı tavsiye ederiz. Burası Real Madrid’in stadı olarak geçiyor, Atlético Madrid’in stadı ise Vicente Calderón. Günler sizin, dilediğiniz gibi gezin!

Madrid’de Ne Yemeli?

İspanyol mutfağı tabii ki bir Türk mutfağına benzemiyor, fakat gerçekten lezzetli yemekleri de mevcut. Tapas ve churros yemeden dönmeyeceksiniz değil mi? Bunlar İspanyol yemeklerinin ataları adeta! Tapas aslında meze olarak geçiyor, ekmek veya cipslerin üzerine çeşitli soslar sürülen bir atıştırmalık. Churros ise tatlı, çikolatalı bir hamur işi. Oldukça lezzetli! Et ürünleri de oldukça kaliteli, çekinmeden deneyebilirsiniz. Tabii bazı yemeklerini denemeye çekinebilirsiniz.

Madrid’i yazın mı gezmek istersiniz, yoksa kışın mı? Kalabalığı ve uzun kuyrukları sevmeyenler için kışın gidilmesini tavsiye ederiz. “Soğuğa katlanamam, ben sıcakta gezmeyi seviyorum.” diyenlerdenseniz sizi Madrid parklarına, çimlere çağırıyoruz. Tarihi, modern bir dokunuşla süsleyen Madrid’i gez gez bitiremezsiniz. Özellikle sayısı oldukça fazla olan müzeler için geniş bir zaman ayırmanızı tavsiye ederiz. O zaman biletinizi şimdiden alın ve muhteşem bir tatile hazır olun!

Dijital dünyada adım adım ilerlerken kendinizi durdurup dijital detoks yapmayı hiç düşündünüz mü? Sonbahar ayları dijital detoks için oldukça huzurlu ve elverişli. Neden mi? Sonbaharın üzerimizde yarattığı o serinlik, yağmur ve toprak kokusu içimizi okşuyor. Bu da yaşadığımızı anlamamız için güzel bir sebep aslında. O zaman gezdiğimiz yerlerde dijital detoks yaparken anın tadını çıkarmaya ne dersiniz? Sizin için telefonunuzu elinize almayı unutturacak en iyi dijital detoks destinasyonlarını sıraladık.

Zürih, İsviçre

İsviçre’nin en büyük kenti olan Zürih tam bir sonbahar şehri! Bir gölün çevresinde kurulan bu şehrin etrafı dağlarla çevrili. Adeta oksijen rapsodisi! Bir yanda Alp Dağları bir yanda Zürih Gölü… Daha ne kadar huzur dolu olabilir ki bir şehir! Dinginliğiyle dijital detoks için en ideal şehirlerden Zürih, dünyanın da en yaşanabilir şehirlerinden biri ayrıca. Sanat açısında da oldukça doyurucu olan Zürih’te birçok sanat galerisi ve müze bulunuyor. Hem tarihi hem de doğal güzellikleri bir arada sunan Zürih’te harika bir dijital detoks tatili sizi bekliyor. Burada bol bol derin nefes alın ve aldığınız oksijenin kıymetini bilin. Gezerken fotoğraf çekmek isteyeceğinize eminiz fakat kendinizi tutmak, döndüğünüzde size o kadar iyi gelecek ki…

Belgrad, Sırbistan

Günün her saati hayat dolu, Sırbistan’ın en kalabalık şehri Belgrad’da dijital detoks tatilinize hazır mısınız? Yemyeşil parkları, güler yüzlü insanları ve kartpostal havasındaki doğal güzellikleri kendine hayran bırakacak. Zaten buraları gezerken telefonunuzu aramayacağınıza eminiz. İyi bir haber daha; Belgrad bütçenize zarar vermeyen bir tatil şehri. Tarihi de oldukça ilgi çekici, farklı yüzyıllardan kalma eserleriyle de sizi büyüleyecek. Burada bol bol yürümenizi tavsiye ederiz. Tüm sokaklara girip çıkın! Nehir kenarına kurulmuş şehirde yeşillik dolu bir manzara sizi bekliyor. İşte istediğimiz tatil ruhu!

Biarritz, Fransa

Fransa’nın sakin sahil kasabası Biarritz… Bakın, kasaba olmasından anlayabilirsiniz ne kadar huzurlu bir bölge olduğunu. Adeta dijital detoks için biçilmiş kaftan! Buradaki deniz kıyısında yaptığınız yürüyüşün keyfini hiçbir yerde alamayacaksınız belki de. Kocaman kayalara vuran hafif dalgaların sesleri ne kadar da cazip geliyor kulağa değil mi? İnsanın burada çantasından telefonunu çıkarmak aklına gelmemeli! Kafanızı boşaltın ve e-postalarınızı düşünmeyin. Anı yaşayın ve denize odaklanın. Huzurlu olduğu kadar güvenli de bir şehir aynı zamanda. Ahşap balıkçı kayıkları eşliğinde salaş kafelerde içeceğiniz kahvelerin tadını çıkarın. Kusursuz bir dijital detoks tatili başlasın!

Billund, Danimarka

Yağmur sevenleri buraya alalım… Danimarka’nın küçük kasabası Billund, buradaki Legoland ile ünlüdür aslında. Huzur dedik, doğa dedik, oksijen dedik ama biraz da çocukluğumuza dönmeyelim mi? Çocukken dijitalden uzak, çok daha doğal ve masum bir yaşantımız vardı. Şimdi o yaşantıya birkaç gün de olsa dönme vakti! Biraz lunaparkta kafa dağıtmaya ne dersiniz? Hele de biraz adrenalin seviyorsanız bu gezi alternatifine bayılacaksınız! Lego’lardan oluşan minik bir şehirde hissedeceksiniz kendinizi. Ayrıca Star Wars düşkünlerini de çok mutlu edecek bir haberimiz var; buradaki Star Wars dükkânına uğramalısınız. Eminiz, kendinizi kaybedeceksiniz. Bu tatilinizde de çocukluğunuza dönün!

Bazı tatiller vardır, insan sadece huzur ister. Bazıları vardır, gezmek ve eğlenmek ister. Siz sonbahar tatilinizde hangisini tercih edenlerdensiniz? Dijital detoksa var mısınız? Bilgisayarlar, cep telefonları ve tabletlerden uzak, muhteşem bir sonbahar tatili belki de uzaklarda bir yerlerde sizi bekliyor. Sonbaharın tadını böyle çıkaralım. Hepimizin buna ihtiyacı var, unutmayın! Biletler için doğru adresi zaten biliyorsunuz… Şimdiden keyifli uçuşlar!

Danimarka’nın başkenti Kopenhag adeta huzurun şehri. Bisiklet binmeyi sevenler için ise ideal bir tatil yeri! Rengârenk binalara ve kanallara rastlayacağınız bu şehre kışın gitmemenizi öneririz. Zira oldukça soğuk geçen kış aylarında üşürseniz dolaşmanız zorlaşabilir. Yaz aylarında gitmeyi tercih ederseniz sokak sokak yürüyerek veya bisiklet turu yaparak gezinizi rahatlıkla gerçekleştirebilirsiniz.

Görülmesi Gereken Yerler

Nyhavn

Bir tarafınız kanal, bir tarafınız rengârenk binalar, her yerde restoranlar, kafeler ve fonda caz müziği! Kanalda sandal turları, kenarlarda banklar… İşte huzurun yeri, sosyal hayatın içinden bir kesit.

Strøget Sokağı

Burası trafiğe kapalı bir cadde. Alışveriş düşkünlerinin tüm gün boyunca çıkmak istemeyeceği bir sokak! Cıvıl cıvıl mekânda adım başı sokak gösterilerine rastlayabilirsiniz. Burada sevdiklerinize tatlı hediyeler bulabilirsiniz.

Christiansborg Sarayı

Danimarka Parlamento Binası olarak kullanılan bu saray, Kopenhag’ın 106 metre olan en yüksek kulesine ev sahipliği yapıyor. Buraya giriş ücretsiz, tırmanınız efendim!

Tivoli Bahçeleri

İşte eğlencenin adresi! Geniş ailelerin ilgisini çekecek Tivoli Bahçeleri’nde konserler düzenleniyor ve birçok eğlence yeri bulunuyor. Burada ışıl ışıl birkaç saat geçirmek gerçekten hepinize iyi gelecek!

Müzeler

Louisiana Müzesi, National Gallery of Denmark, Açık Hava Müzesi, Ulusal Müze… Buraların hepsini gezebilir misiniz bilmiyoruz fakat hepsi birbirinden değerli… Dünyaca ünlü sanatçılar ve eserler sizi bekliyor.

Blue Planet Akvaryumu (Den Blå Planet)

Blue Planet Akvaryumu, “Kuzey Avrupa’nın en büyük akvaryumu” unvanına sahip. İçinde her bölümün birer teması var. Hepsinde ayrı bir yaşantı canlandırılmış durumda. Hayretle izleyeceksiniz…

Rosenborg Kalesi

Şaşaalı salonlar ve yer altında bulunan hazine odası… Danimarka kraliyet ailesinin mücevherleri işte bu muhteşem yapıda sergileniyor. Hayran kalacaksınız, bize güvenin.

Denenmesi Gereken Yemekler

Smørrebrød: Dilimlenmiş çavdar ekmeği üzerine karides, haşlanmış yumurta… Et veya sebze ile yenilen bu yemek genellikle öğlen tercih edilir.

Aebleskiver: Minik pancake’ler, içinde elma dilimleri ve üzerinde reçel veya pudra şekeri! Kulağa enfes geliyor.

Pølser: Bu adeta Danimarka usulü hot dog!

Deniz ürünleri: Bir Kuzey ülkesinde deniz ürünü denemeden dönmeyeceksiniz değil mi? Bu hatayı yapmamanızı temenni ederiz.

Tarteletter: Tereyağı, un ve sütten yapılmış bir sos ile harmanlanmış tavuk. Bizim damak tadımıza uygun diyebiliriz.

Wienerbrød: Viyana ekmeğidir. Tatlı ve kremalı versiyonları da oldukça lezzetli.

Lezzet yolcuğunuzu tamamladığınızda Kopenhag’da bisiklet turu yapmayı da sakın ihmal etmeyin. Burası bisiklet binmeyi sevenler için oldukça elverişli. Rüzgarı hissederek şehri keşfetmek size de iyi gelecektir mutlaka. Gezilecek yerleri seyahat günlerinize sığdırabilir misiniz bilemiyoruz fakat en önemlilerini yukarda sizinle paylaştık. Dileriz mutlu insanların şehrinden siz de en mutlu şekilde döner, hayatınıza bu mutluluğu yerleştirebilirsiniz. O zaman şimdi Kopenhag’a bilet alma zamanı!

İngiltere, Galler ve Kuzey İrlanda ile birlikte Birleşik Krallık’ı oluşturan ülkelerden İskoçya, dünya tarihinde de önemli bir yere sahip. İngiltere’den sonra Büyük Britanya’nın ikinci büyük ülkesi olan İskoçya’nın Edinburgh şehrine Atlasglobal konforuyla seyahat etmeden önce, gelin hep birlikte şehri yakından tanıyalım.

Bir şehir düşünün ki tam 1437 yılından beri ülkeye başkentlik yapsın. Orta Çağ ve Gregoryen mimarinin göz kamaştırıcı örneklerine ev sahipliği yapan Edinburgh; sofistike stili, yüksek kültür ve eğitim seviyesi ile tarih boyunca “Kuzeyin Atina’sı” olarak adlandırılmakta. İskoç aydınlanmasında önemli bir yere sahip bu şehir, aynı zamanda UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde de bulunuyor.

Şehrin eğitim ve kültür seviyesini oldukça yukarılara taşımasının nedeni, tüm dünyada saygın kabul edilen dört üniversiteye ev sahipliği yapması. Bunlardan en eskisi olan ve şehirle aynı ismi taşıyan Edinburgh Üniversitesi, kurulduğu 1583 yılından bu yana aralıksız eğitim veren oldukça köklü bir okul.

21. yüzyılda bile bozulmamış sokaklarıyla, kendinizi bir Orta Çağ masalında hissetmenizi sağlayacak Edinburgh sokaklarında kaybolmadan önce, size iki ilginç bilgi verelim. Tüm dünyada fenomen haline gelen, İngiliz Edebiyatı’nın biri eski biri yeni iki önemli serisi bu şehirde kaleme alınmış: Sherlock Holmes ve Harry Potter.

Cesur Yürek William Wallace’ın memleketinde sizi ilk olarak Castle Rock olarak adlandırılan ve 12. yüzyıldan bu yana tüm heybetiyle gelenleri selamlayan Edinburgh Kalesi’ne götürüyoruz. Yılda bir milyon (evet, tam bir milyon) ziyaretçiyi ağırlayan bu görkemli yapının tamamını gezmek yaklaşık üç saat sürüyormuş. Girişinde William Wallace’ın da bir heykelinin sizi karşıladığı kaleden her gün, yaklaşık 13.00 sularında İskoç halkının çok sevdiği top atışı yapılıyor.

Kendine özgü taç şeklindeki çan kulesiyle Edinburgh’un simgelerinden biri haline gelen bir diğer yapı ise İskoçya Kilisesi’nin merkezi kabul edilen St. Giles Katedrali. 14. yüzyılda yapılan ve 900 yıldır İskoçya’nın dini merkezi olarak kabul edilen katedral, ünlü Royal Mile’ın da büyük bölümünü kaplıyor.

Yeri gelmişken Royal Mile’dan da bahsedelim. Burası, sahip olduğu muhteşem yapılar, heykeller ve çeşmelerle sizi o Orta Çağ masalına ışınlayan Edinburgh’un en meşhur caddesi. Bu oldukça geniş caddedeki yapıların neredeyse ilk günkü gibi görünmesine şaşırmamak neredeyse imkânsız. Bu ünlü caddede gezerken ekonomiyle alakalı olanların yakından tanıyacağı, modern kapitalizmi şekillendiren İskoç ekonomist Adam Smith’in de heykeline rastlamanız mümkün.

Gelelim Edinburgh’a gitmişken mutlaka görmeniz gereken bir diğer yere. Her gün onlarca ziyaretçinin akınına uğrayan Edinburgh Kraliyet Bahçeleri, 13 binden fazla çiçek türüne ev sahipliği yapan devasa büyüklükte bir botanik bahçe. Kurulduğu 1670 yılında tedavi için şifalı bitkiler yetiştirme amacında olan bahçeler, günümüzde de bu amaca uygun laboratuvarlara ev sahipliği yapmaya devam ediyor. İçerisinde dinlenme alanları, süs havuzları, düğün törenleri için ayrılmış alanlar, bahçe bakımı ve tohumlar satan küçük bir dükkân ile bahçe ve bitki bakımı eğitim alanı gibi yerler bulunan Kraliyet Bahçeleri’nde, eğer şanslıysanız geleneksel kıyafetleri olan kilt giymiş erkeklerden oluşan bir İskoç düğününe denk gelip gayda ezgileriyle neşelenebilirsiniz.

Meşhur Royal Mile yolunun güney ucunda ise görüp görebileceğiniz en görkemli yapılardan Holyrood Sarayı (Holyroodhouse) bulunuyor. Kraliçenin İskoçya’ya geldiği zamanlarda konakladığı neoklasik mimari özelliklerine sahip bu saray; süslemeleri, resmi girişi olan Great Stair’i, Royal Dining Room’uyla görülmeye değer bir yapı. İskoç parlamento binasının da Holyrood bölgesinde konumlandığını belirtelim.

Tüm Birleşik Krallık’ın en çok ziyaret edilen ikinci müzesinden de bahsetmesek olmaz. İskoçya Ulusal Müzesi, dört katlı yapısıyla görkemli ve ferah bir bina. Müzenin içerisinde dünya tarihine yön veren tüm medeniyetlerden izler bulabileceğiniz gibi, geleceğe ve uzaya dair birçok sırrı da keşfedebilirsiniz.

Gelelim şehirdeki yeme içme mekânlarına ve gönlümüzce alışveriş yapabileceğimiz yerlere. Öncelikle alışveriş için tercih edebileceğiniz yer Princess Street. Yan yana onlarca dükkân içerisinden İskoç kültürüne ve bütçenize uygun bir hediyeyi mutlaka bulacağınıza eminiz.

Yeme içme konusunda ise İskoçya’da da diğer tüm Avrupa şehirlerindeki gibi dünya mutfaklarından en güzel seçkileri sunan birçok restoran bulabileceğinizi garanti ederiz. Ama illa İskoç mutfak kültürüyle tanışmak isterseniz, pırasa, patates ve tavuk üçlüsü ile yapılan cock-a-leekie çorbası ile sıcak bir başlangıç yapabilirsiniz. Sırada İskoçların ünlü tartışmalı yemeği haggis var. Karaciğer, akciğer, kalp gibi çeşitli sakatatların farklı baharat ve malzemelerle karıştırıldıktan sonra kuzu bağırsağına doldurulmasıyla oluşan oldukça geleneksel bir yiyecek olan haggis maalesef sakatat sevmeyenlerin uzak durması gereken bir yemek. Biftekli pay ise milföy hamuru, et ve sebzelerin buluştuğu lezzetli bir alternatif olarak sizi bekliyor. Bir de bahsetmeden geçemeyeceğimiz, içi yumuşacık marshmallow’lu, üzeri çikolata kaplı tea cake’ler var ki İskoçya’dan gelirken en fazla alacağınız şey olabilir. 😊

Edinburgh; sokaklarında sıkılmadan, büyük bir hayranlıkla gezeceğiniz, her köşesinde yüzlerce yıldır var olan yapılarıyla şaşkınlığa düşeceğiniz en özel Avrupa şehirlerinden biri. Hafif puslu havası, incecik yağmuru, sıcakkanlı ve güler yüzlü insanlarıyla kalbinizi çalacak bir şehir olan Edinburgh’a ilginç bir deneyimle veda etmek isteyenleri ise hem yerel halkın hem de turistlerin bayıldığı “hayalet turları”na alalım. İster ikonik çift katlı otobüslerde, isterseniz de Orta Çağ’dan kalma yapılarda düzenlenen bu turlarla Edinburgh, hafızalarınızda güzel anılarla kalacak…

Edinburgh’a biletinizi almak için Atlasglobal’i ziyaret edin.