Portekiz’in başkenti Lizbon, İstanbul gibi iki yakaya sahip bir şehir. Kuruluşu Roma’dan da eskiye dayanan Lizbon’a gitmenin tam da vakti aslında! Yazın boğucu sıcağını atlatmış, mis gibi bir havaya gidiyor olacaksınız. Lizbon’a gitmek için ekim ve kasım ayları çok uygun. Tabii bir de nisan, mayıs… Her ne kadar küçük bir şehir gibi gözükse de yürürken yoran bir şehir Lizbon. Ayakkabıları özenle seçmeli, değil mi? O zaman bir tur atalım da keyfimiz yerine gelsin…

Tarih Kokan Bir Gezi

UNESCO Kültür Mirası Listesi’ndeki yerlerden başlayalım dilerseniz. Belém Kulesi ve Jerónimos Manastırı, Lizbon’un vazgeçilmez tarih kokan yerlerinden. Belém Kulesi, Gotik ve Rönesans mimarisinin birleşimi olan Manuelin mimari tarzıyla oldukça dikkatinizi çekecek. Jerónimos Manastırı da Belém bölesinde yer alıyor ve ünlü kâşif Vasco de Gama’nın mezarına da ev sahipliği yapıyor. Bu arada Lizbon gerçekten çok yokuş barındıran bir şehir ve bu yüzden yürürken göreceğiniz şehir manzaraları sizi büyüleyebilir. Önceden uyarımızı verelim ve siz de fotoğraf makinelerini veya telefonları hazır edin. Bilmediğiniz bir şehri gezerken anı yakalamak hiç bu kadar güzel olmamıştır eminiz.

Bir de Lizbon halkının ünlü buluşma yerinden bahsedelim: Rossio Meydanı! Burası İstanbul’un adeta Taksim Meydanı. Yeri gelmiş çeşitli gösteri ve protestolara ev sahipliği yapmış, yeri gelmiş buluşma noktası olmuş, yeri gelmiş konserlere ve ziyafetlere konu olmuş… Tam bir etkinlik meydanı kısacası. Kıpkırmızı 25 Nisan Köprüsü’nün ihtişamı İstanbul’daki köprülerimizi hatırlatıyor. 25 Nisan Köprüsü, Tejo Nehri üzerinde kurulu ve masmavi bir nehir manzarasını gözler önüne seriyor. Bu arada küçük bir bilgi geliyor; bu köprünün San Francisco’daki Golden Gate Köprüsü’nü inşa eden mühendisler tarafından yapıldığını biliyor muydunuz? Artık unutmayacaksınız.

Gez Gez Bitmiyor!

Geldik Lizbon için oldukça önemli olan bir müzeye; Ulusal Antik Sanat Müzesi! Burası Avrupa’nın da en önemli müzelerinden birisi. Portekiz Kraliyet Ailesi’nin sanat koleksiyonlarını barındıran bu müze, Portekiz tarihinde yapılmış en önemli yağlı boya tablolara da ev sahipliği yapıyor.

Santa Justa Asansörü’nü hiç duydunuz mu? Burası bize İzmir’deki Asansör’ü hatırlatmadı değil… Hep de Türkiye’den benzer örneklerle anlattık Lizbon’u ama maalesef benziyor, elimizde değil. Neyse konumuza dönelim; Santa Justa Asansörü 1900’lü yıllarda inşa edilmiş ve amacı da Baixa ile Bairro Alto bölgelerini birbirine bağlamakmış. Ne tatlı bir neden! Çıkmanızı tavsiye ederiz çünkü o manzara buna değecek…

Gitmişken Alfama bölgesini görmeden de gelmeyin. Burası Lizbon’un en eski bölgesi ve Sao Jorge Kalesi ile nehir arasında bulunan yokuşta yer alıyor. Bakın çok basit anlattık, bizce hemen bulacaksınız! Dar sokakları ve eski evleri nostalji yaşatıyor ister istemez. Sokakların arasından geçen sarı tramvaylar yine bizi Taksim’e ya da Kadıköy’e götürüyor. Ya da Karaköy mü demeliydik? Tam bir mahalle havası yaşanan bu bölgede, bakkallar ve camlardaki çamaşırlar bile bu ruhu yaşatmaya yetiyor!

Lizbon’u gezmek için 4 gün size yeterli olacak. Gezerken mutlaka tramvay ve tren kullanmalısınız, ayrı bir keyif verecek gezinize. Hem de biraz dinlenmiş olursunuz. Malum yokuşlar biraz yoruyor… Bu arada havaalanı şehir merkezine oldukça yakın. Bu yüzden otobüs veya metro ne varsa ve en yakın saat hangisiyse şehir merkezine hızlıca ulaşabilirsiniz. Siz atlasglb.com’dan Lizbon biletinizi alın, geriye sadece şehir merkezine gitmek kalsın…

Write A Comment

twelve − five =