Etiket

Slider

Browsing

Bir ülkenin ya da bölgenin mutfak kültürü; o bölgenin tarihi, coğrafyası, günlük yaşamı, hatta yönetim biçimi hakkında bize önemli bilgiler veren kaynaklardır. Balkanlar gibi yüzyıllardır değişik kültürlere ev sahipliği yapmış bir coğrafyada ortaya çıkan yemek kültürü de bir o kadar zengin ve geçmişi hakkında sırlar veren bir yapıda. 500 yıldan fazla Osmanlı İmparatorluğu hâkimiyetinde kalan bu topraklarda halen sürülebilen izler kaldığı gibi, Türk mutfağında da Balkanlar’ın köklerini görmek mümkün…

Tabii ki aynı coğrafyada da olsa her ülkenin mutfak kültürü ufak tefek farklılıklar gösteriyor. Makedonya, Bulgaristan, Sırbistan, Bosna Hersek, Karadağ, Kosova, Yunanistan… Hepsi birbirinden zengin ve köklü mutfak kültürüne sahip. Bizim burada hepsini tek tek anlatmamız zor ama genellikle et ve hamur işlerinin başrolde olduğu Balkan mutfağının öne çıkan yemeklerini gelin hep birlikte yakından tanıyalım.

 

Börek (Burek-Pita-Pide)

Balkan mutfağı denince akla gelen ilk lezzet hiç şüphesiz ki börek. Çok kültürlü, köklü geçmişin birikimiyle yoğurulmuş bu mutfakta hamur işinin her türlüsünü bulmak mümkün. Çokça maharet isteyen el açması onlarca börek çeşidinin içerisinde öne çıkansa meşhur pırasalı börek ve Boşnakların her damak zevkine hitap eden eşsiz mantısı klepa.

 

Kuru Et (İsli Et)

Balkan mutfağı için hamur işleri kadar et ve et ürünlerinin de önemi büyük. Özellikle eti daha uzun süre saklamak için geliştirdikleri isle ve tuzla pişirme yöntemiyle elde edilen kuru et, Balkan mutfağının çok önemli bir parçası. İlk denemenizden itibaren favori lezzetleriniz arasına gireceğini iddia ettiğimiz isli etle yapılan kuru fasulyenin tadına ise doyum olmuyor.

 

Kuru Fasulye (Tavche Gravche)

Tam da adının hakkını veren, tavada ya da güveçte neredeyse susuz diyebileceğimiz şekilde pişiyor Balkanların kuru fasulyesi. İri taneli, genellikle etsiz, üzerinde kırmızı acı biberle servis edilen bu lezzet Balkanlar’da özellikle de Makedonya’daki esnaf lokantalarında en güzel örnekleriyle sizi bekliyor.

 

Kebap (Cevapi-Cevapcici)

Balkanlar’da et ve et ürünlerinin sevilerek tüketildiğinden bahsetmiştik. İşte karşınızda Balkan kebabı olarak adlandırabileceğimiz cevapi. Daha çok bizdeki İnegöl köfteye benzeyen bu kebap, genellikle pide ya da ekmek arasında servis ediliyor, yanındaki kaymak ve kıyılmış soğan ile de lezzetine lezzet katıyor.

 

Balkan Köftesi (Pleskavitsa)

Sanırız köfte dünyanın her yerinde severek tüketilen en güzel yemeklerden biri. Balkan insanlarının da köfte aşkı gözle görülür derecede. Pleskavitsa da bu coğrafyanın en sevilenlerinden. Hamburger köftesi gibi kocaman ve sulu olan bu lezzetin özelliği oldukça yağlı bir etten yapılması ve etinin makine yerine satırla çekilmesi.

 

Kaymaklı Biber Turşusu (Soka)

Balkan mutfağının et ve hamurdan sonraki göz bebeği ise hiç şüphesiz ki biber ve kaymak. Biberin çok sevildiği bu coğrafyada kahvaltıdan akşam yemeğine kadar her öğünde farklı versiyonlarını bulmak mümkün. Soka da kaymakla doldurulan tombul sarı biberlerle yapılmış bir turşu ki bu özelliği ile tamamen Balkan mutfak kültürünü birebir yansıtan yemeklerin başında geliyor.

 

Ajvar (Lütenitsa)

Balkan insanlarının biberi ne kadar sevdiğinden bahsetmişken, başrolde biberin olduğu, çeşitli malzemeler ve baharatlarla tatlandırılan, sabah kahvaltılarının vazgeçilmezi ajvar, Bulgaristan’daki adıyla lütenitsa’dan bahsetmemek olmaz. Közlenmiş patlıcanın lezzetine lezzet kattığı bu sosu deneyenin bir daha vazgeçmesi imkânsız.

 

Elbasan Tava

Gelelim Balkanlar’ın bir diğer imza yemeğine. Haşlanmış kuzu etinin yoğurt, sarımsak ve yumurtalı bir sosla fırında kızarana kadar pişmesiyle oluşan Elbasan tava, Balkan mutfağının bize en güzel armağanlarından. Günümüzde tavuk ve dana etiyle de yapılan versiyonları olmasına rağmen ismini aldığı Arnavutluk’un Elbasan şehrinde kemiklerinden ayrılmadan kuzu kol ve but ile hazırlananı çok makbul ve meşhur.

 

Kaçamak

Şimdi gelelim Balkan mutfağının en farklı yemeklerinden birine. Kaynar suya atılan mısır ununun önce bir güzel pişirilip ardından üzerine biberli, sarımsaklı bol tereyağı dökülmesiyle servis edilen kaçamak, tam da bu topraklara ait bir lezzet. Aynı şekilde pişirilen mısır ununun üzerine bal, pekmez ya da şeker dökülerek yenen tatlı versiyonu da mevcut.

 

Balkan Salatası (Şopska)

İçeriğindeki malzemelerle bizdeki çoban salatasını andıran, üzerindeki peynirle Yunan salatası (Greek salad)’dan rol çalan şopska’yı Balkanlar’daki her kafede bulmanız ve sıcak bir Balkan gününde doyurucu bir öğle yemeği olarak tercih etmeniz mümkün.

 

Flija

Hamur, Balkan insanının elinde bambaşka bir şeye dönüşüyor. Balkanlar’dan çıkan her hamur işi adeta birer sanat eseri. O eserler arasında en kıymetlisi ise Arnavut mutfağının en gözde yemeklerinden flija (fliya). Yapımı oldukça zor olan bu böreği öyle her gün bulmanız biraz zor ama siz gezinizde flija yapan bir yer görürseniz bu lezzeti mutlaka deneyin deriz.

 

Kapama

Altta karabiberli, salçalı pilav, üstünde haşlanmış kuzu, tavuk veya dana eti. İşte karşınızda hem Balkanlar’ın hem de Balkan göçmenlerinin olmazsa olmazı: kapama. Özellikle bayram sofralarını şenlendiren bu lezzetin sabah kahvaltısında tüketildiğini söylesek şaşırır mısınız?

 

Kaymaçina

Evet, gelelim Balkan mutfağının tatlılarına. Süt, yumurta ve şekerin bir güzel çırpılıp fırında üzeri nar gibi kızarmasıyla hazırlanan bu lezzetin tarifi yok. Hafif, sütlü ve yumuşacık bir lezzet olan kaymaçina’ya en yakın lezzet krem karamel diyebiliriz.

 

Akıtma (Palaçinka)

Tüm dünyada krep, Balkan ve Trakya’da bilinen adıyla akıtma. Boza kıvamındaki hamurun yağlanmış kızgın tavayla buluşmasından doğan bu lezzet, tatlı ya da tuzlu olarak tüketilebiliyor. Akıtma ve palaçinka arasındaki en önemli fark da akıtma hamurunda maya bulunması. Mayasız hazırlanan palaçinka ise daha çok reçel, meyve ve çikolata ile servis ediliyor.

 

Krofne

Balkan mutfağının bir diğer imza tatlısı ise krofne. İçinde marmelat saklı, yağda kızartılan bu ponçik hamur topları, piştikten sonra üzerine pudra şekeri serpilerek tüketiliyor ve ortaya Balkanlar’da her yerde kolaylıkla bulabileceğiniz eşsiz bir lezzet çıkıyor.

 

Kifla

Fransızların kruvasanı varsa, Bulgaristan’ın da kifla’sı var! İçerisi istediğiniz meyvenin marmelatlıyla dolu kifla, kruvasanın biraz daha hamurlusu. Sabah kahvaltılarının vazgeçilmezi kifla’nın eşlikçisi bir bardak tavşankanı çay!

 

Balkan Şekerparesi (Dudove)

Balkan mutfaklarının bir diğer vazgeçilmez lezzeti ise dudove. Balkan şekerparesi olarak adlandırabileceğimiz bu tatlının farkı, fındık yerine ceviz kullanılarak hazırlanması. Balkanlar’da gittiğiniz her restoranda bulabileceğiniz bu tatlıyı yemeğin üzerine bir bardak çayla mutlaka deneyin.

 

Boza

Şimdi bozanın neresi Balkanlar’a özgü dediğinizi duyar gibiyiz. Ama özellikle Bulgaristan’da rastlayacağınız bu boza önceki içtiklerinize hiç benzemiyor, çünkü bu boza ekşi değil, tatlı! “Tatlı boza mı olurmuş?” ön yargılarını bırakın ve bulursanız bu bozanın keyfini çıkarın, bizden söylemesi.

Balkan lezzetlerini yerinde keşfedeceğiniz uçuşunuzu bugünden planlamak için hemen Atlasglobal’i ziyaret edin.

Sıcağın hepimizi sersemlettiği bu günlerde gezmek ruhumuza en iyi gelecek şey. Gezgin ruhluları bu konuya dâhil bile etmiyoruz çünkü onlar her zaman gezmeye hazırlar! Şimdi, rotasında biraz heyecan arayanlar için oldukça büyüleyici iki yerden bahsedeceğiz: Sahra Çölü ve Alp Dağları! Evet, buralar çok farklı yerler, birbirleriyle alakaları yok, fakat ikisi de efsanevi değer taşıyor. Birini anlatsak diğerine haksızlık olur, emin olabilirsiniz. Gelin, Sahra Çölü ve Alp Dağları’na yakından bakalım.

Sahra Çölü

Sahra Çölü’nü bilmeyeniniz yoktur diye düşünüyoruz. Burası dünyanın en büyük ve sıcak çölü unvanına sahip ve içinde birçok ülke barındırıyor. Nasıl mı? Dev çöl alanı Sahra Çölü, Amerika Birleşik Devletleri’ni kapsayacak büyüklükte desek ağzınız açık kalır mı? İnanılmaz bir büyüklük bu! Bu arada Sahra Çölü 2,5 milyon yaşında, saygımız sonsuz! Size küçük bir bilgi daha verelim; Sahra Çölü’nün adı “sahara” kelimesinden geliyor. Bu kelime Arapçada “büyü” anlamı taşıyor. Gerçekten büyülü bir ortam burası, çok iyi tespit! Sahra Çölü’nde hangi ülkeler bulunuyor dersiniz? Hemen sıralayalım; Fas, Nijerya, Moritanya, Sudan, Mısır, Mali, Cezayir, Libya, Çad ve Tunus. Yani toplamda 10 ülke!

Bu topraklarda çıplak ayak yürümek tüm negatif enerjinizi atmanıza olanak sağlayacak. Evet, gündüz çok sıcak ama gecesi de ayrı bir ayaz. Üzerinize mutlaka uzun kollu şeyler almanızı tavsiye ederiz. Güneş gözlüğü, şal ve şapka da çantanızda mutlaka bulunmalı. Gündüz başınıza güneş geçmesin, geziniz zehir olmasın. Çöl fırtınasını da görmezden gelmemenizi öneririz. Ağzınıza, burnunuza kum kaçmasından hoşlanmayacağınızı hissediyoruz. Gitmişken deveye binmeden dönmeyeceksiniz değil mi? Fas üzerinden çöl turu yapmak, özellikle deve üzerinde oldukça etkileyici bir deneyim olabilir. Burada yalnız yapmak istemezseniz bile belli turlar var. Size istediğiniz yerleri gezdiriyorlar. Zaten tüm çölü bitireceğinizi düşünmeyin ve bunun üzerine hemen Fas biletinizi de alın.

Alp Dağları

Alp Dağları’nın eteklerinde bir İsviçre… Yalnız konumuz İsviçre değil, yanlış anlamayın. Alp Dağları deyince aklımıza hemen Heidi ve dedesi geliyor. Size de oluyor mu? Alp Dağları’nda yaşıyorlardı dedesiyle, biliyorsunuz. Bir yandan da kayak yapmak geliyor içimizden. Çünkü kayak merkezleriyle de ünlü Alp Dağları! Yazın sıcağında neden kayak merkezlerinden bahsettiğimizi merak ediyorsunuz, biliyoruz. Fakat sıcakta soğuk yerleri düşlemek çok güzel bir fikir değil mi sizce de? Neyse sizi soğuk havaya imrendirmeye devam edelim biz. Burada 100’den fazla zirve var. Kayak tutkunları bu habere bayılacak. Onlar için kayak demek Alp Dağları demektir. Size birkaç kayak merkezi de sayalım yeri gelmişken; Crans-Montana, Grindelwald, Zermatt, Verbier… Buralarda hem doğanın tadına varacaksınız hem de kayağın tadına.

Evet, “Kayak yapmaya şu mevsimde gidemeyiz.” diyorsunuz içinizden. Siz de haklısınız fakat kışa hazırlık yapmak hiç de fena olmaz. Bu mevsimde gitmek isterseniz de manzaraların tadını çıkarmanızı, bol bol yürüyüş yapmanızı ve oksijene doymanızı öneririz. Buraya çıktığınızda manzara sizi büyüleyecek, kendinize getirecek. İddia ediyoruz!

Alp Dağları’na trenle de çıkabileceğinizi biliyor musunuz? Bizden duymuş olmayın ama trenin adı “Bernina”. Tren bildiğiniz hızlı trenlerden değil, yavaş gidiyor ve manzaranın tadına doyasıya varabiliyorsunuz. Bu arada trene binmek istiyorsanız panoramik vagonları tercih etmenizi ve önceden rezervasyon yaptırmanızı öneririz. Diğer bir çıkma yöntemi ise teleferik. Belli zirvelerde durup yemek yiyebilir, bir şeyler içebilir, kısacası keyfinize keyif katabilirsiniz. İsviçre biletinizi hemen almaya ne dersiniz?

Diyeceğimiz o ki, Sahra Çölü büyüleyici olduğu kadar romantik de bir yer. Alp Dağları ise adeta huzur ve oksijenin birleşiminden çıkan bir hikâyede Heidi ve dedesi. Bu muhteşem yerleri görmeniz konusunda ısrarcıyız. Gördüğünüz an, “Atlasglobal haklıymış, burası muhteşem!” cümlesini kuracağınıza da çok eminiz. O zaman bizi her gezinizde hatırlamanız dileğiyle… Gezilerinize ilham kaynağı olabiliyorsak ne mutlu bize!

Yaz tatili hayaliyle motive olduk ve yazın ortasına gelmiş bulunmaktayız. Fakat önümüzde daha kocaman dokuz günlük bir bayram tatili var. O olmasa da henüz izin kullanmayanlar var! Tatilin en güzel dönemi ve tam zamanı! Öncelikle bavulunuzu hazırlamadan önce bir liste yapıyor musunuz? Bu oldukça işinizi kolaylaştıracak. Şimdi biz yine işinizi kolaylaştıracak bir liste sunacağız. Nedir dersiniz? Bavulunuzun olmazsa olmazları konusunda tabii ki! Bu listeye bir göz atın ve siz de kendi listenizi yapın. Daha sonra da bavulunuzu en hızlı şekilde hazırlayın, tatil başlasın!

 

Harita

Öncelikle harita her tatil için gerekli bir şey değil ama bilmediğiniz, daha önce hiç gitmediğiniz bir yere gidiyorsanız mutlaka yanınızda olmalı! Evet, telefonlarımızda harita var ve oldukça işe yarıyor. Ama, ya telefon çekmezse veya şarjınız biterse? Ya yurt dışına çıkarsanız ve internetiniz kıymetliyse? Bunların hepsini düşünmek zorundasınız. O zaman hemen bir harita ediniyoruz ve bavulumuza atıyoruz! Ne de olsa küçük bir kâğıt parçası çok da yer kaplamaz gibi…

 

Acil Durum İlaçları

“Gittiğimiz yerde eczane yok mu?” diyeceksiniz, fakat ya eczanelerin kapalı olduğu bir gün başınızın ağrısı tutarsa? Bu durumda zamanınızı eczane aramakla mı geçirmek istiyorsunuz? Her zaman hazırlıklı olmalıyız ve bir ağrı kesici, yara bandı, alerjiniz varsa alerji ilacı, ateş düşürücü ve hatta Batticon yanınızda bulunmalı! Batticon neden mi? Yaz tatillerinde ufak deniz veya havuz kazaları mutlaka olur, biliyorsunuz. Yaranızın mikrop kapmasını istemeyiz…

 

Güneş Kremi

Güneş kremi sürmeden dışarı çıkmak yok! Evet, abarttık biraz çünkü güneş kremi sürmeden bir 15 dakika güneşte durmanız D vitamini almanızı sağlar. Bunu da ek bir bilgi olarak verelim ve ihmal etmeyelim. Sonrasında bolca kremlenelim ve güneşin zararlı ışınlarından korunalım! Özellikle beyaz tenliler ve bu sene ilk defa güneşe çıkacak olanlar, güneş kremine dikkat etmenizi şiddetle tavsiye ederiz. Evet, bavula hemen konulsun o zaman kremler!

 

Şapka

Güneş kremi kadar şapka da oldukça önemli. Özellikle öğle saatlerinde güneş o kadar etkili oluyor ki adeta beynimiz yanıyor! Bunu söylemek istemezdik ama bu gerçekten çok tehlikeli. Güneş çarpması yaşamayan var mıdır aranızda? Tatiliniz rezil olsun istemiyorsanız ve akşamınızı otel odasında geçirmek hoşunuza gitmeyecekse, öğlen saatinde şapkasız dışarı çıkmayın! Bu arada bavulunuzda şapkanızın kırışmasını istemiyorsanız; şapkanızın içine minik eşyalarınızı doldurun ve şeklinin bozulmasını önleyin. Yararlı bir bilgi oldu gibi…

 

Diş Fırçası, Diş Macunu ve Şampuan

“Bunu neden yazdınız?” demeyin. Diş fırçanızı unutmazsınız belki ama macun kesinlikle unutuluyor! Bazen diş fırçası da unutuluyor, kabul edin. Maalesef her otelde de diş macunu olmuyor. Sonra markete uğramak zorunda kalır, favori diş fırçanızı bulamaz, memnun kalmaz ve lüzumsuz yere para harcamış olursunuz. Bir de yakında market arama derdi var. Ama bunları yaşamaya ne gerek var? Bu arada her otelde veya pansiyonda şampuan da bulunmayabilir. Buna da dikkat! Her zaman hazırlıklı olmakta yarar var. Bavulunuza minik bir şampuan da atın ve şimdi temiz bir şekilde tatilinizin tadını çıkarın!

 

Pijama

Pijama her zaman unutulmuştur çünkü bavula genelde en son konulur. Otelinize yerleştiniz, akşam oldu ve çok yorgunsunuz. Bavulu bir açıyorsunuz, pijama yok! Bu hissi iyi biliriz. İnsan ne yapacağını bilemiyor değil mi? O zaman listenize hemen pijamayı ekliyorsunuz ki bu kötü anı yaşamayın… Sadece listeye eklemekle de kalmayın, hemen bavula da yerleştirin! Pijama en güzel uyku kombinidir, unutmayın… Hele ki yazın rahat bir şort ve tişörtün yerine hiçbir kıyafet geçemez!

 

Kitap

Yaz tatillerinin en güzel yanlarından biri de kitap okumak belki de… Kitap okumanın mevsimi yok fakat güneşlenirken yapılabilecek en güzel şey de kitap veya dergi okumak. Bunun zevki apayrı. Bir de uçakta kitap okuma keyfi diye bir şey var, bilirsiniz mutlaka. Yanınızda, hatta el çantanızda bir kitap taşımanız, Atlasglobal uçaklarında keyfinize ekstra keyif katacaktır, eminiz. O zaman favori kitabınızı hemen bavula veya el çantanıza atın! Tatiliniz uzunsa bavula iki kitap birden atarak kitabınızın bitmesine karşı önleminizi alabilirsiniz. Kitap kurdu olmak bunu gerektirir…

Biz listenizi hazırladık, özel eşyalar tabii ki size kalmış. Yalnız bir uyarıda bulunalım; eğer sıvı malzemelerinizi el çantanıza koyuyorsanız veya valizinizi bagaja vermiyorsanız, uçak içindeki sıvı limitlerine dikkat! 100 ml’yi geçmemeniz yeterli olacaktır. Bu arada kaybolmasına karşın, bavulunuzda isminiz veya telefon numaranız yazıyor mu? Bu da önemli bir ayrıntı. Son bir uyarı yapıp yazımızı bitiriyoruz. Evden çıkmadan bagajınızı tartın ve bagaj ağırlık limitini geçip geçmediğinizi kontrol edin. Atlasglobal bagaj limitlerini ise web sitemizden inceleyebilirsiniz. Size bagaj hakkında tüm tüyoları da verdiğimize göre, gönül rahatlığıyla iyi yolculuklar dileyebiliriz. Bizi okuduğunuz için teşekkür ederiz.

Katalanya’nın başkenti, İspanya’nın en büyük ikinci şehri (tabii ki Madrid’den sonra) Barselona… Deniz, kum ve güneş istiyorsunuz, farklı plajlar görmeyi hayal ediyorsunuz ama Türkiye’den farklı bir yerde olmak istiyorsunuz. Siz de haklısınız, ülkemizde her zaman gezebilirsiniz. O zaman Barselona’ya ne dersiniz? Pişman olmayacağınızın teminatını biz veriyoruz!

Barselona aslında yazın cıvıl cıvıl, keyif dolu bir şehir oluyor; sıcaklığı ise adeta bizim batı kesimimize benziyor. Denize girip serinlemek için oldukça ideal! Bunların yanı sıra tarihi yapıları, sokakları ve en güzel yerlerini de görmek isterseniz mutlaka şapkayla gezmenizi tavsiye ederiz. Güzelliğiyle kendine hayran bırakacak daracık sokaklar mı desek ya da müzelerde kendinizi kaybetme vaadi mi versek? Hayır demezsiniz, biliyoruz!

Deniz, Kum, Güneş

Size öncelikle plajlardan bahsedeceğiz. İlk seçeneğiniz Nova Icària. Kafanızı dinlemek için iyi bir seçenek burası. Bu arada bir bilgi ekleyelim; Barselona’da plajlarda üç renk bayrağa rastlayabilirsiniz. Yeşil olan güvenle yüzülebilir anlamına geliyor, sarı ise dikkatli yüzün demek istiyor. Kırmızı bayrağı gördüğünüz an kaçın! Şaka şaka, tabii ki kaçmayın ama denize de girmeyin orada. Diğer bir seçenek ise Sant Sebastià; burası belki de şehrin en eski plajı. Burada plaj voleybolu ve birçok su sporu aktivitesi bulabilirsiniz. Başka bir seçenek ise Bogatell Plajı; etrafı yeşillikler ve bahçeyle çevrili. Görsel bakımdan oldukça keyifli geliyor kulağa! Diğer seçenekleri de sıralamak gerekirse; Barceloneta, Mar Bella, Castelldefels, Garraf plajları… Yine bir bilgi eklemek istiyoruz, izin verirseniz; Barceloneta Plajı şehir merkezine en yakın plaj. Ulaşım oldukça kolay, aklınızda bulunsun!

Tarih Kokan Yerleri

Barselona başlı başına bir rüya şehri ve burada Antoni Gaudí’nin eşi benzeri olmayan yapılarıyla karşılaşacaksınız. Şimdi bu yapılardan birine örnek vereceğiz ve ağzınız açık kalacak. Hazır mısınız? Bu yapılardan birisi Sagrada Família! Yani Barselona deyince akla ilk gelen yapılardan biri. Burası Unesco Dünya Mirası Sit Alanı olarak kabul edilir. Gezerken şunu aklınızdan çıkarmayın; Gaudi tüm yaşamını bu kiliseye adadı ve gecesini gündüzünü burada geçirdi.

Şimdi sırada oldukça ünlü başka bir yer var. Picasso hayranları burada mı? İspanyol sanatçı Picasso’nun hayattayken adına açılan ilk müze Picasso Müzesi… En çok eserini barındıran iki müzeden biri burası! Renkli yapıları sevenleri görelim şimdi de! Carmel Tepesi’ndeki masal diyarı Park Güell’i de ziyaret etmeden dönmeyeceksiniz değil mi? Burası da Unesco Dünya Mirası Listesi’ne ismini yazdırmış, ee hak etmiş! Katalan modernizmini yakından görmek isteyenler, buradaki mozaik desenli merdivenlerde bir anı fotoğrafı çekecektir eminiz. Doğadan ilham alınan bu parkın inşası tam 14 yıl sürdü, haberiniz var mı? Adeta görsel emek…

Barselona’da yemek konusunda sıkıntı çekeceğinizi sanmıyoruz çünkü mutlaka damak zevkinize uygun bir yemek bulacaksınız. İspanyol mutfağı o kadar da kötü değil! Bu arada biz yukarıda tarihi yer konusunda birkaç örnek verdik, fakat gezilecek yerleri bitmez Barselona’nın… Müzelerine de mutlaka girip çıkın deriz. Binaları bile sizi sizden alacak gibi sanki! Gitmişken birkaç Flamenko figürü de öğrenirsiniz belki, ne dersiniz? Bu kadar bilgiye insanın hemen Barselona biletini alası geliyor, yanlış mıyız?

Bu güneşli yaz günlerinde size Atlasglobal ile uçabileceğiniz en güzel lokasyonlardan birini; güneşin, denizin, dışı rengârenk seramiklerle kaplı en güzel evlerin bulunduğu, sıcak ve güler yüzlü insanlarla dolu Portekiz’in ikinci büyük şehri Porto’yu anlatacağız.

Evet, hazırsanız Porto turumuz başlasın!

 

Geçmişi 4. Yüzyıla Uzanan Bir Şehir

Porto şehrinin kuruluşu Roma İmparatorluğu dönemine denk gelir. İsim anlamı da “liman” olan tarihi kentin geçmişi 4. yüzyıla kadar gidiyor. Döneminde çok önemli bir ticaret limanı olan Porto, uzun bir süre Müslümanların hâkimiyetinde kalmış. Douro Nehri’nin etrafında şekillenen kentin simgesi haline gelmiş iki yapıdan birincisi; meşhur Fransız mühendis Gustave Eiffel tarafından yapılan Dom Luís I ve üzerinden demiryolu geçen Maria Pia köprüleridir. Kent aynı zamanda Avrupa’nın en iyi 150 üniversitesi arasında bulunan ve 1911 yılından bu yana hizmet veren Porto Üniversitesi’ne de ev sahipliği yapıyor.

 

Özenle Muhafaza Edilmiş, Tarih Kokan Bir Şehir

Porto’nun sahip olduğu tarihi mirastan daha önemli olan tek şey, belki de sahip olduğu bu tarihi mirası özenle koruması. Her sokağı her caddesi her binası, kısacası her köşesi tarihle dolu bu kent, dolu dolu bir tatil geçirmek için tam doğru adres.

Şehir, diğer tüm Avrupa şehirleri gibi eski ve yeni olarak ikiye ayrılmış durumda. Gerçi bakmayın siz yeni dediklerine. Burada her şey sanki ilk kurulduğu günkü gibi duruyor. Tüm Portekiz’e hâkim çinili evler Porto’nun da en önemli simgelerinden; yalnız Porto’nun Portekiz’in çini merkezi olduğu düşünüldüğünde, buradaki evlerin daha bir güzel olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla.

  • Şehir turuna öncelikle az önce bahsettiğimiz iki tarihi köprüden biri olan Dom Luis I Köprüsü‘nden başlayabilirsiniz. Douro Nehri kıyısında çimlerde uzanıp keyif yapmak da serbest!
  • İçerisinde adeta hazine yatan, Portekiz’in ilk ve en önemli sanat müzesi Soares dos Reis Ulusal Müzesi’ni ziyaret edin. Müze, adını Portekizli ünlü sanatçı António Soares dos Reis’ten alıyor.
  • Şehrin bir diğer önemli özelliği de tüm Porto’yu yukarıdan izleyebileceğiniz ve kendine has tasarıma sahip Guindais Füniküleri’dir. Dom Luis I Köprüsü’nden başlayan bu yolculuk, şehrin en eski mahallesi Bairro da Sé’de son bulur.
  • Porto deyince akla gelen bir diğer yer ise Kristal Saray Bahçeleri adlı devasa yeşil alan. Maalesef günümüze ulaşamayan Kristal Saray’dan ismini alan bu bahçelerin içerisinde bugün Kristal Saray’ın yerine modern mimariyle inşa edilmiş Pavilhão Rosa Mota isimli yapı bulunuyor.
  • Kristal Saray Bahçeleri’nin içerisinde yer alan bir diğer yapı ise Portekiz’in en ilginç yapılarından biri olan ve 19. yüzyıl romantizm akımından etkilenerek inşa edilen Quinta da Macieirinha Romantizm Müzesi’dir. Müzede sergilenen her biri birbirinden değerli kristaller, İngiliz porselenleri, gümüş takımlar, dönemin ihtişam ve gösterişini yansıtır. Müzenin diğer ilgi gören bölümleri ise kralların kaldığı odalar, giyinme odaları ve balo salonudur.
  • Porto’nun en dikkat çekici yapılarından bir diğeri de şehrin manzarasına ve Douro Nehri’ne hâkim Serra do Pilar Manastırı’dır. 16. yüzyılda inşa edilen bu manastırın yapımı tam 72 yıl sürmüş. 1996’dan beri UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bulunan manastır, her yıl yüzlerce turist tarafından ziyaret ediliyor.
  • Dünyanın ilk borsalarından birine sahip Portekiz’in Porto’da bulunan borsa binası da meşhur elbette! Neoklasik tarzda ve oldukça gösterişli bir iç mimariye sahip bina, bugün aktif olarak kullanılmasa da Porto’nun milli değerleri arasında gösteriliyor.
  • Borsa binasının hemen yanındaki Aziz Francis Kilisesi (São Francisco Kilisesi) ise dışarıdan Gotik-barok mimarisi ile mütevazı dursa da iç dekorasyonunda 300 kilo altın kullanıldığı söylentilerinin hakkını sonuna kadar veriyor. Bugüne kadar gördüğünüz kiliselerin en gösterişlisi kabul edeceğiniz Aziz Francis Kilisesi, inanmakta zorluk çekebilirsiniz ama 1245 yılında kurulmuş.

 

Adının Hakkını Veren Bir Kafe ve Porto’da Harry Potter İzleri

Café Majestic, yerli ve yabancı tüm kaynaklarda Porto’ya gittiğinizde görmeden dönmemeniz gereken yerlerin başında geliyor. I. Dünya Savaşı öncesi, 20. yüzyılın başlangıcına ait “Belle Epoque” tarzında inşa edilen kafenin açılış tarihi ise 1920! Hâlâ ihtişamından hiçbir şey kaybetmeyen kafe, tüm öğünlerde tercih edebileceğiniz bir adres. Ama bizim size tavsiyemiz, et ürünleri, ekmek, peynir ve sıcak sos ile hazırlanan Portekiz’e özgü lezzetli bir sandviç olan Francesinha. Kafenin hamur işi tatlıları ve rabanada adlı yumurtalı ekmek tatlısı da rağbet gören lezzetler arasında.

Şimdi Porto’nun Harry Potter’la ne alakası var derseniz, şöyle; J.K. Rowling ilk kitabı Harry Potter ve Felsefe Taşı’nın bir bölümünü Porto’da yaşadığı iki yılda yazmış. Şehrin sokaklarından, kafelerinden, gösterişli yapılarından aldığı ilham kitaplarda göze çarpıyor. Ama Rowling’in belki de en çok etkilendiği yer, mimarisinden, yapısından, kırmızı merdivenlerinden etkilenip kafesinde yazmaya koyulduğu ünlü kitapçı Livraria Lello. Eğer bir Harry Potter hayranıysanız, bu muhteşem hikâyenin esin kaynağını görmek size mutluluk katacak.

 

Görmeden Dönme Diyeceğimiz Yerler

Porto’nun her köşesi kendi içerisinde eşsiz güzelliğe sahip olsa da size son tavsiyelerimizi de vererek yazımızı bitirelim.

  • Atlas Okyanusu’nda gün batımını izlemeden, muhteşem plajlarında okyanusta yüzme deneyimi yaşamadan,
  • Rengârenk çinilerle kaplı evlerin önünde fotoğraf çektirmeden,
  • Duoro Nehri’ndeki kocaman yerel kayıklarla nehri gezmeden,
  • 225 basamaklı Clerigos Kulesi’nden şehir manzarasını izlemeden,
  • Rua Fernandes Tomas caddesinde kurulan ve yiyecekten antikaya, çiçekten şarküteri ürünlerine kadar çeşit çeşit ürünler bulacağınız Bolhão Pazarı’na uğramadan Porto gezinizi tamamlamayın der, anlatmakla buraya sığdıramayacağımız bu güzel şehirde size keyifli tatiller dileriz!

 

Air France ortak uçuşlarımızla Porto uçak biletinizi almak için hemen Atlasglobal’i ziyaret edin.

Bir şehrin yemek kültürü; o şehrin geçmişi ve orada yaşayan farklı etnik kökenli uygarlıklar hakkında bize sandığımızdan daha fazla bilgi verir. Özellikle sokak yemekleri, şehirdeki insanların yaşam alışkanlıkları ve damak tatları hakkında bulunmaz bir kaynaktır. Büyük bir hızla akıp giden yaşamın arasına sıkıştırdığımız bu benzersiz lezzetler, hayattan çaldığımız ufak ama tatlı molalar olarak kabul edilebilir. Yüzlerce yıldır, onlarca kültüre ev sahipliği yapan İstanbul, her köşe başında bulunan ve her gelirden insanın rahatlıkla ulaşabileceği sokak lezzetleriyle, dünya şehirleri arasında saklı bir cennet adeta…

Gelin, İstanbul’un eşsiz sokak lezzetlerini birlikte tanıyalım!

Balık Ekmek

İstanbul’un ortasından geçen Marmara Denizi ve eşsiz Boğaz, sadece manzara açısından değil taptaze deniz ürünleri açısından da büyük avantaj sağlıyor İstanbullulara. Özellikle Eminönü’nde sıralanmış balıkçı teknelerinde pişen balıkların kokusu aklınızı başınızdan alır. Fiyatıyla cebinizi de yakmayan balık ekmek, İstanbul’un en meşhur lezzetlerinden.

Kokoreç

Adına şarkılar yazılan, seveni olduğu kadar sevmeyeni de bol olan meşhur lezzet. Her ne kadar adı ve görüntüsü bir parçacık iştah açıcı olmasa da, kokusu ve lezzeti tartışılmayacak kadar güzel. İstanbul’da her semtin “meşhur” bir kokoreççisi mutlaka bulunduğu gibi, arkadaşlar arasında en iyisinin nerede yapıldığı konusunda da sürekli tartışma çıkar.

Simit

Bilinen belki de en ucuz ve en yaygın sokak yemeğidir simit. İstanbul’un her sokağında her pastanesinde satılan bu çıtır ve susamlı lezzet, eskiden sadece kendine has fırınlarda pişer, mahalleye mis gibi kokular yayardı. Bakmayın siz öyle ucuz durduğuna; yanında peynir, zeytin, domates ve çay dörtlüsü olduğunda en afili kahvaltılara taş çıkarır.

Kumpir

Patates, büyük küçük herkesin neredeyse her çeşidini sevdiği mucize sebzelerden biri. Bu sevilen sebzenin közde pişirilip tereyağı, kaşar peyniri, zeytin, turşu, mısır ve bilumum salata çeşitleriyle birleştiğini bir düşünün. Hatta düşünmeyin, doğruca soluğu Ortaköy’de sıra sıra dizilmiş kumpircilerde alın. En sevilen sokak yiyeceklerinden olan kumpirinizi elinize alıp Ortaköy sahiline geçin ve hem bu lezzetin hem de manzaranın tadını çıkarın.

Midye Dolma

Evet, yine tartışmalı bir yiyeceğe geldi sıra. Kokoreç misali, seveni olduğu kadar “Hayatta ağzıma sürmem!” diyeninin de olduğu bu lezzetli yiyecek, yine İstanbul’un deniz şehri olmasının nimeti. Bol baharatlı pilavla kendi kabuğunun içerisinde sunulan midye dolma, üzerine bol limon sıkılarak yeniyor. Özellikle Beşiktaş, Taksim ve Kadıköy’de başarılı örneklerini bulabileceğiniz yiyeceğin, yine her semtte meşhur bir ustası da var.

Pilav

Sokak yemeklerinden biri de kuşkusuz ki pilav. Nohutlu, sade, tavuklu çeşitleri olan pilav, el arabalarında özellikle toplu taşımaların merkezi duraklarında sıkça karşımıza çıkıyor. Yanında minik acı biber turşuları ve ayranla tadından yenmeyen bu lezzet, çoğu kişi tarafından üzerine ketçap sıkılarak tüketiliyor. Ve işe bakın ki bu iki malzeme birbirine inanılmaz yakışıyor! Çoğu kişinin katılacağı üzere, bu sokak lezzetinin en meşhur mekânı da Avrupa Yakası’ndaki “Unkapanı Pilavcısı”.

Köfte Ekmekciler/Izgaracılar

Hayatınızda bir kez olsun bu lezzetin iyisinden tattıysanız, artık restoranlarda önünüze gelen köfteleri beğenme şansınız çok düşük. Özellikle maç çıkışları stadyum önlerinde bulunan köfteciler, mis kokulu başınızı döndüren lezzetiyle sizi esir alır. Taze ekmeğin içine konan, ızgarada pişmiş, çoğunlukla köfte, tavuk, sucuk ve yanında yine ızgarada pişen domates ve biberler parmaklarınızı yemenize yol açabilir, bizden söylemesi.

Sokak Poğaçası

Çocukken annelerimizin yememizi asla istemediği yemeklerden, sokak poğaçası. Tabii içeriğinde bol yağ bulunması nedeniyle mide rahatsızlığı olanlar dikkat etmeli. Ama olur da iyi yapılanına denk gelirseniz, bir daha pastane poğaçasının yüzüne bakmayacağınızı garanti edebiliriz. Sadesi ayrı, peynirlisi ayrı güzel olan bu lezzet, çoğu insan için sabah kahvaltılarının vazgeçilmezi.

Mısır/Kestane

Çoğumuzun çocukluğunda mahalleye “Süt mııııısıııır!” nidasıyla girdiğinde bir sevinç dalgası yaratan sokak yemeklerinden biri, mısır. Yaz aylarında kaynamışı, kış aylarında közde pişmişi ile yaşı kaç olursa olsun birçok insanın vazgeçemediği yiyeceklerden. Şimdilerde tane olarak bardakta satılan ve farklı soslarla tatlandırılan mısır, yine her sokakta bulabileceğiniz yiyeceklerin başında geliyor. Kış aylarında ise adına “Kestane kebap, yemesi sevap!” diye maniler yazılan kestane de yanından geçerken cezbeden kokusuyla mutlaka tadılan yiyeceklerden.

Kalabalık sokaklarında dolaşırken İstanbul’un bu harika lezzetlerini de tatmak için Atlasglobal ile İstanbul uçuşunuzu planlamaya hemen başlayabilirsiniz.

Sinema, herkesin takip ettiği, belki de en sevilen sanat dalı. Çoğumuz sinemanın büyüsüne kapılarak saatlerimizi geçirebiliyoruz. Bazı filmleri sadece izlemiş olmak için izlerken, bazıları da hayatımızda derin izler bırakabiliyor. Eminiz ki her insanın hayatında iz bırakan, kendi hayatını anlattığını düşündüğü ya da kendisi ile bağdaştırdığı bir film mutlaka var.

Sizin için bu listede en uzun seyahatlerinizin bile çabucak geçmesini sağlayacak ya da içinizdeki gezgini uyandırıp, yola çıkma arzunuzu artıracak filmleri sıraladık.

İyi seyirler! Ya da keyifli okumalar mı demeliyiz? 😊

 

“Into The Wild”/“Özgürlük Yolu” (IMDB Puanı: 8,1)

Seyahat temalı ya da yol filmi diyebileceğimiz kategorinin belki de en özel filmi Into the Wild. Bir gencin her şeyini geride bırakarak yaşamın anlamını bulmak için Alaska’ya yaptığı yolculuğun hikâyesi. İyi bir üniversiteden dereceyle mezun olmuş başarılı bir öğrenci ve atlet olan Christopher, sahip olduğu tüm mal varlığını bağışlayarak sonu Alaska ormanlarında biten bir yolculuğa çıkar. Ünlü oyuncu Sean Penn’in yönetmenliğini üstlendiği filmin başrollerini ise Emile Hirsch ve Vince Vaughn paylaşıyor. Christopher’ın zorlu yolculuğunda karşısına çıkan insanların hikâyeleri ve onun hayatına olan etkileri çarpıcı bir şekilde anlatan film, hayatınızda iz bırakacak türden.

 

“Im Juli”/“Temmuz’da” (IMDB Puanı: 7,8)

Başarılı Türk yönetmen Fatih Akın’ın unutulmaz filmleri arasında yer alan Im Juli, yönetmenin ikinci uzun metrajı olan ve tam anlamıyla sıcacık bir yaz filmi. Baş rollerini Moritz Bleibtreu, Christiane Paul, İdil Üner ve Mehmet Kurtuluş’un üstlendiği film romantik komedi türünde kabul edilebilir. Oldukça içine kapanık, genç bir öğretmen olan Daniel, Juli ile tanıştığında bu kadının hayatını değiştirebileceğini düşünür. Falında hayatının aşkını çok yakında bulacağını öğrenen genç adam bir süre sonra ani bir kararla, peşinden Türkiye’ye gideceği Melek’e aşık olur. Daniel Melek’in peşine düşerken, Juli de Daniel’in peşindedir. Temmuz’da tesadüflerle dolu büyülü bir yolculuk başlar…

 

“Diarios de Motocicleta”/“Motosiklet Günlüğü” (IMDB Puanı: 7,8)

Listenin belki de en etkileyici filmi olan Motosiklet Günlüğü, genç Ernesto’yu bugünün Che Guevara’sı yapan yolculuğa odaklanıyor. 1950’lerin başında geçen film, zamanının Güney Amerika’sını tüm çıplaklığıyla yansıtmayı amaçlamış. Buenos Aires’ten bir motosikletle yollara düşen genç kafadarlar Ernesto ve Alberto, motorları bozulunca otostop çekmek zorunda kalır ve aslında bugüne kadar hiç yüzleşmek zorunda kalmadıkları halkla ve onların her gün boğuştuğu sorunlarla tanışırlar. Bu durum ikisinin de geleceğini derinden etkileyecekken, Güney Amerika için de geri dönülmez bir değişimin başlangıcıdır. Motosiklet Günlüğü’nün 2005 BAFTA Ödülleri’nde Yabancı Dilde En İyi Film Ödülü’nü de aldığını belirtmeden geçmeyelim.

 

“Gadjo Dilo”/“Çılgın Yabancı” (IMDB Puanı: 7,7)

Cezayir asıllı Fransız çingene yönetmen Tony Gatlif’in baş yapıtı denebilecek Gadjo Dilo, hikâyenin gücünün ne kadar önemli olduğunun ve iyi bir film yapmak için milyon dolarlar dökmek gerekmediğinin en güzel örneği belki de… Konusu, oyunculukları, müzikleri, kostümleri ile akıllara kazanan film, hem başka bir ülkeye hem de kendi içimize yaptığımız yolculuğu bohem bir genç adam olan Stephane üzerinden anlatıyor. Ölmek üzere olan babasının kasetleri arasında Nora Luca diye bir kadına denk gelen genç adam, bu sesine aşık olduğu kadını bulmak için Romanya’ya doğru bir yolculuğa başlıyor. Bir anda kendini hem Romanya’da hem de bir çingene topluğunun içinde bulurken, köydeki tek Fransızca bilen güzeller güzeli çingene Sabina’ya da aşık olmaktan kaçamıyor. Aşkın, tutkunun, müziğin, dansın hikayesi Gadjo Dilo, aynı zamanda ötekileştirmenin, ırkçılığın, dışlanmışlığın da filmi.

 

“The Way”/“Yol” (IMDB Puanı: 7,4)

Fransa’dan İspanya’ya uzanan ve Hristiyanlarca “Hac Yolu” olarak kabul edilen St. James Yolu’nda geçen bir film olan The Way, hikâyesiyle kalplere dokunacak cinsten. Çoğu insanın tek başına yürümeyi tercih ederek, aynı zamanda içsel bir yolculuğa çıktığı filmde, kendi halinde göz doktoru bir baba ve onun okulunu bırakarak kendini yollara adayan oğlunun ilişkisi anlatılıyor. St. James yolunu babasıyla yürümeyi çok isteyen ama aniden ölen Daniel ve onun cenazesini almaya gittiğinde, oğlunun başladığı yolu yürümek için kendi kendine söz veren baba Tom’un hikayesinde zaman zaman gözleriniz dolabilir. Yolda karşılaşılan insanlar ve o insanların hikâyeleriyle harmanlanan The Way, ciddi anlamda içinizdeki yola çıkma arzusunu canlandıran filmlerin başında geliyor.

 

“The Bucket List”/“Şimdi ya da Asla” (IMDB Puanı: 7,4)

Listenin en eğlenceli filmi; başrollerini iki duayen oyuncunun paylaştığı Şimdi ya da Asla adıyla Türkçeye çevrilen The Bucket List! Jack Nicholson ve Morgan Freeman gibi iki devi bir araya getiren 2007 yapımı filmde olaylar, birbirinden tamamen farklı hayatlar yaşayan iki insanın aynı hastalıkla mücadele ettiği aynı hastane odasında başlıyor. Biri milyoner diğeri ise araba tamircisi olan bu iki adam hastane odasından, ellerinde bugüne kadar yapmak isteyip de yapamadıkları şeylerin yazılı olduğu bir liste ile çıkarlar. Hayatlarının son evresini tamamen kendilerine adadıkları ve bu sırada hoşgörü, sevgi, eğlence, anlayış, yani hayata ve insana anlam katan ne varsa yeniden keşfettikleri hikâyede, içinizi ısıtan bir dostluğa tanık olacaksınız.

 

“The Darjeeling Limited”/“Küs Kardeşler Limited Şirketi” (IMDB Puanı: 7,2)

Filmlerde kullandığı pastel renklerin büyüsüne kapılıp gideceğiniz, gerek görüntü açıları, gerekse kullandığı müziklerle insanı masalsı bir atmosferin içine çeken filmlerin yönetmeni Wes Anderson, 2007 yapımı bu filmde birbirlerinden çok farklı üç kardeşin hikâyesini anlatıyor. Babalarının cenazesinden bu yana görüşmeyen bu üç kardeşin Hindistan’daki tren yolculuğunda, bulmaları gereken gizemli kişinin yanı sıra aslında hayatın anlamı ve amacını da keşfetmeleri gerekir. Bu rengârenk pastel evrenine inat, filmin Wes Anderson’un incelikli kara mizahıyla yoğrulması, oyuncular ve iz bırakan oyunculukları, onlarca absürtlüğün gayet doğal ve filmin atmosferi içinde normal gelmesi, kısa ama vurucu diyaloglarıyla Küs Kardeşler Limited Şirketi, iz bırakan bir film olarak hafızalara kazınıyor.

 

“One Week”/“Son Yolculuk” (IMDB Puanı: 7,1)

Başrolünü Joshua Jackson’ın üstlendiği 2009 yapımı Son Yolculuk, kendisine kanser teşhisi konan ve maalesef artık hastalığın son evrelerinde olduğu genç bir adamın, ardında her şeyi bırakarak antika bir motorla yola çıkmasının hikâyesi. Kendisine bir haftalık ömür biçilen Ben, Kanada’yı Toronto’dan başlayıp, Vancouver’da son bulacak bir yolculukla geçmeye karar verir. Bu kısacık zamanda hayatın anlamını bulmayı amaçlayan genç adam, yolda başından geçenlerle, öğrendikleriyle çok daha fazlasına ulaşır. Kanada yapımı film, ülkenin eşsiz doğasını ortaya koyan görüntüleri ve Joshua Jackson’ın üstün performansıyla başarılı yol filmleri arasındaki yerini alıyor.

 

“Seven Years in Tibet”/“Tibet’te Yedi Yıl” (IMDB Puanı: 7,0)

Başrolünü ünlü oyuncu Brad Pitt’in üstlendiği 1997 yapımı film, oyuncunun kendini Hollywood’a ve sinemaseverlere kanıtlayarak yerini sağlamlaştırdığı eserler arasında. II. Dünya Savaşı sırasında geçen Tibet’te Yedi Yıl, Himalayalar’a tırmanma hedefi olan ve dönemin Alman hükûmeti tarafından desteklenen Avusturyalı dağcı Heinrich Harrer’in, İngilizlere rehin düşmemek için kaçışını anlatıyor. Lhassa kentine kaçan Harrer, burada Dalai Lama ile karşılaşarak onun öğretileri ile tanışır ve dağcının tüm yaşamı değişir. Gösterime girdiği dönemde büyük ses getiren film, II. Dünya Savaşı’nın ne kadar büyük bir coğrafyada gerçekleştiğini de gözler önüne sermesi açısından dikkat çekici.

 

“Hector and the Search of Happiness”/“Hector ve Mutluluk Arayışı” (IMDB Puanı: 7,0)

Listenin son filmi Hector ve Mutluluk Arayışı, başrolünü Hot Fuzz ve yeni nesil Star Trek filmleriyle dikkatleri üzerine çeken ünlü İngiliz oyuncu Simon Pegg’in üstlendiği ilginç bir film. İnsanların en çok istediği şeyin mutluluğu yakalamak olduğunu düşünen bir psikiyatrın mutluluğun peşinden dünyayı köşe bucak dolaşmasının öyküsünü izlediğimiz filmde, yalın anlatımlar ve yer yer absürtleşen diyaloglar dikkat çekici. Temponun hiç de düşük olmadığı film, izledikten sonra aklımızda şu soruyu bırakıyor: Mutlak mutluğu yakalamak mümkün müdür?

İşte, 10 harika film ile yolculuklarınıza arkadaş olacak listemizin sonuna geldik. Film listeniz hazır, şimdi ise yolculuk destinasyonunuzu belirleme zamanı. Güzel hikâyelere eşlik edecek seyahat rotanızı seçmek için Atlasglobal’i ziyaret edin.

Yaz geldi, şimdi Ege kıyılarının keyfini çıkarma vakti! Önümüzde kocaman bir Kurban Bayramı tatili var ve sizler için en keyifli yerlerden birini seçtik, evet Bodrum! Yaz gelir gelmez Ege Bölgesi’ne gidip üç ay boyunca dönmek istemeyenleri buraya bekliyoruz çünkü bu yazıyı okuduğunuzda hemen biletinizi alıp Bodrum’a kaçmak isteyeceksiniz. Şarkılara bile ilham olmuş “Bodrum’da sarışın akşamüstleri”… Nükhet Duru demiş, biz demedik. 🙂

Özetle Bodrum…

Bildiğiniz üzere Bodrum, Muğla’ya bağlıdır. Burada Muğla şivesiyle sıklıkla karşılaşabilirsiniz. Çoğu insan Muğla veya Ege şivesine hayrandır ve gerçekten samimi gelir kulağa. Aynı zamanda Ege Bölgesi huzur verir insana, her ne kadar son zamanlarda yazları istilaya uğrasa da sakin bir zamanda gitmenizin de ayrı bir keyfi olacaktır. Bayramlarda Bodrum ve Çeşme’ye adım atmak oldukça zor ve yorucu olabilir fakat bunu sevenler de bir o kadar fazla. Zaten bayramın asıl tadı da kalabalıkla beraber çıkmıyor mu?

Bodrum dediğimizde aklınıza ilk ne geliyor? Bizim aklımıza direkt beyaz evler geliyor. Bodrum’da başka renkte bir ev görmek bir o kadar zordur. Hele o evlerin mavi pencere ve kapıları yok mu? Size bir sır verelim; beyaz evlerin sırrı sıcağı biraz da olsa azaltmak. Mavi kapı ve pencere tercihlerinin nedeni ise akreplerin gelmesini önlemek; çünkü akrepler ateşten korkar ve mavi rengi ateş olarak görür. Müthiş bir bilgi değil mi?

Denizi ve Sahilleriyle Bodrum

Bodrum’da o kadar çok mavi bayraklı plaj var ki say say bitiremeyiz. Bodrum’un berrak suyu ve harika plajları sıcaktan bunaldığınızda yardımınıza koşacak. Önce sizlere birkaç yer sıralayalım: Gümüşlük, Bitez, Gündoğan, Türkbükü, Göltürkbükü ve Akyarlar. Yalıkavak’ı denize girilecek yerler listesine dâhil etmedik çünkü Yalıkavak denizden ziyade akşam eğlence yeri bir nevi. Özellikle Palmarina Marina en gözde yerlerden birisi. Fakat Yalıkavak’ta da plaj bulmanız mümkün, hatta çok sevilen Xuma Beach burada. “Ne demek Yalıkavak denize girilecek bir yer değil?” diye hemen bize kızmayın. Buraya da zamanınız varsa uğramalısınız. Fakat önceliğiniz diğer yerler olmalı!

Bitez’deki Sarnıç Beach’te denize girmek çok keyifli olacaktır, çünkü iskeleden berrak suya atlamak hepinize iyi gelecek, senenin yorgunluğu sulara karışacak! Oldukça da keyifli bir mekân, bize inanın. Gündoğan diğer yerlere göre biraz daha sessiz ve sakin olabilir. Ama tamamıyla sessiz diyemeyiz çünkü orası da artık keşfedildi. Türkbükü’nü anlatmamıza gerek yok diye düşünüyoruz çünkü muhtemelen hepimiz biliyoruz. Akyarlar’a da uğramalısınız, rüzgâr yoksa enfes bir deniz sizi bekliyor! Biliyorsunuz ki artık buralarda, özellikle bayramlarda, sakin bir yer bulmak mümkün değil. Biz o kavramı çoktan sildik…

Biraz da Tarihiyle Bodrum

Tarih her yerde, derinlerde bir yerlerde… Dünyanın yedi harikasından biri olan Halikarnas Mozolesi’nden başlayalım. Burası Bodrum’un en önemli yerlerinden biri aslında. Mimari açıdan hem Yunan hem de Mısır medeniyetinin karması bir yapı çıkmış ortaya. Kral Mausollos’un Mezarı olan bu yer görülmeye değer. Canım Ege’mize saygımızla geldik… Zeki Müren Sanat Müzesi’ni görmeden gitmek olur mu? Buralarda Zeki Müren’e “Bodrum Paşası” derler, biliyor muydunuz? Bu müzede Zeki Müren’e ait eşyaları görebilirsiniz. Sanat güneşini merak edenler buraya mutlaka uğramalı! Bir de buraları gezmişken Bodrum Antik Tiyatrosu’nu da ziyaret etmeye ne dersiniz? Burası tam Bodrum’un merkezinde, ulaşımı da çok basit. Göktepe Dağı’nın eteklerinde bir tiyatro… Yine Roma İmparatorluğu özelliklerine sahip bu antik tiyatro sadece bir tiyatro değil, aynı zamanda limanı izlemek için harika bir durak! Üstelik ücretsiz… Bodrum Kalesi’ni anlatmıyoruz çünkü onu görmeden gelmeniz imkânsız… Üç tarafı denizlerle çevrili bir yarımada, hem de iki liman arasında… Buradan Bodrum bir başka güzel gözükecek gözünüze!

Buraya geldiğinizde Ege mutfağına doyacaksınız. Eğer et yemeklerine çok düşkünseniz sebze yemekleri biraz sizi üzebilir fakat balık ürünleri tahmin edersiniz ki efsanedir! Buralarda gece hayat durmaz, hatta buralarda gece hayat var! Yaz geceleriniz renklenirken müziğe de olabildiğince doymanızı tavsiye ederiz. Bodrum sizi çağırıyor, beyaz evler sizi sayıklıyor, deniz sizi arıyor! Bu Kurban Bayramı istikamet Bodrum olsun! Bodrum biletleri tükenmeden yerler ayırtılsın!

Bildiğiniz gibi her yıl tüm mevsimlerin dünya moda otoriteleri tarafından belirlenen trend renkleri var. 2018 yazının da renkleri çok önceden belli oldu. Şimdi vitrinler ve podyumlar bu renklerle tasarlanmış birbirinden güzel kıyafetlere sahne oluyor. Biz de bu güzel kıyafetleri zevkimize göre kombinleyip günlük hayatımıza taşıyoruz. Peki, size bu yılın 6 moda rengini 6 şehirle kombinleyebileceğinizi söylesek? İşte, rengârenk 6 şehir!

 

Güneşin Rengi Sarının Şehri “Lizbon”

Sarı; yazın, güneşin, enerjinin rengi! Moda tasarımcıları da böyle düşünmüş olacak ki, bu güzel rengi tüm parçalarda kullanmayı es geçmemiş. Özellikle ayakkabı ve sandaletlerde kullanılan sarının her tonu, bronzlaşmış ten üzerinde mükemmel duruyor. Bu yaz aksesuar ve çantalarda da bolca göreceğimiz bu rengi en güzel taşıyan şehir bizce Portekiz’in başkenti Lizbon! Akdeniz ruhunu sonuna kadar hissedeceğiniz şirin mi şirin bir şehir. Büyük coğrafi keşiflere çıkarak bizi yeni kıtalar, yeni dünyalarla buluşturan kâşiflerin denize açıldığı liman burası. Aslında küçük bir Latin Amerika simülasyonu desek de yanlış olmaz. 28 numaralı ikonik sarı tramvaya atlayıp tüm şehri turlarken, kendinizi okyanusla karışan Akdeniz kokusuna kaptırmanız mümkün. Bu romantik, masalımsı şehirde denizci kocalarının ardından eşlerinin söylediği “fado” olarak adlandırılan yerel bir müzik türü var. Lizbon’da bir “fado evi”ne gidip, romantik ve hüzünlü fado müziğini dinlemeden dönmeyin deriz. Azize Meryem Katedrali, Jerónimos Manastırı, tam 100 yılda tamamlanan Ajuda Ulusal Sarayı ve Lizbon’un en önemli sembollerinden, Portekiz’in altın çağını yaşadığı coğrafi keşifler zamanından kalan Belém Kulesi’ni ziyaret etmeden Lizbon geziniz tamamlanmış sayılmaz!

 

Mor Lavantaların Açtığı “Provence”

Bu yazın ve hatta bu yılın rengi kabul edilen mor, her tonuyla karşımıza çıkıyor. Ama yazın havasına ve pastelliğine en güzel eşlik eden lavanta ve lila tonları bizce. Tasarımcılar da bizle aynı fikirde olacak ki lavanta ve lila renklerini bu yaz bolca her parçada görmeye başladık. Bizans ve Roma dönemlerinde sadece kraliyet ailesinin ve asillerin giymesine izin verilen bu renk, bu yıl özellikle tek parça kıyafetlerde karşımıza çıkıyor. Uçuşan eteklerde, şık ceketlerde, pantolonlarda ve abiyelerde gördüğümüz lavanta rengi, yaz itibariyle ayakkabı ve sandaletlerde de kendini göstermeye başladı.

Gelelim bu muhteşem renkle bütünleşen şehre… Provence! Fransa’da bulunan bu bölge aslında büyüklü küçüklü birçok köy ve kasabanın birleşiminden oluşuyor. Ama buranın en önemli özelliği belki de dünyanın en güzel kokan şehri olması. Provence tam bir lavanta cenneti! Burada lavantayla ilgili aklınıza gelen ve gelmeyen her türlü ürünü bulmanız mümkün. Size Provence bölgesine dair tavsiye edebileceğimiz şey; zamanın donduğu hissi veren bu masal diyarına bir an önce gelmeniz ve yüzyıllardır dokusunu koruyan bu harika sokakların ve lavanta tarlalarının tadını çıkarmanız.

 

Göğün Rengi Maviye Bürünmüş “Şafşavan”

Bu senenin favori renklerinden bir diğeri ise mavi. Daha doğrusu gök mavisi. Dinlendirici özelliği ile mavi bize kalırsa her dönemin rengi, herkesin favorisi, ama özellikle bu yaz gök mavisi ve tonlarını yine aksesuardan kıyafete her parçada görebiliyoruz. Bu renk ile özdeşleştirebileceğimiz kent ise; “Fas’ın Mavi İncisi” olarak bilinen Şavşafan. Dünyada çok az kişi tarafından bilinen bu şehirde insanlar, yüzyıllardır süren bir gelenekten dolayı evlerini maviye boyuyorlar. Kızıl toprağın üzerinde bir deniz gibi duran bu mavi-beyaz şehir sizi büyülemeye niyetli. Labirenti andıran dar sokaklarında birbirinden güzel fotoğraflara da imza atabilirsiniz. Çok sıcakkanlı ve yardımsever yerli halkla kaynaşmak için şehrin merkezi olan Medina’ya inebilir, şehre özgü sanat eserlerini görmek için Kasbah’ı ziyaret edebilir, Plaza Uta-Hammam El’de bulunan birbirinden otantik dükkanlardan hediyelik eşyalar alabilir, Akdeniz ve Arap mutfağının karışımı lezzetli yemeklerden tadabilirsiniz.

 

Adını Kırmızıdan Alan “Kızıl Meydan”

Aşkın, tutkunun ve iddianın rengi kırmızı, bizim için modası hiç geçmeyen renklerden. İnsan psikolojisi üzerinde iştah açmak, enerji vermek ve bazen de kışkırtıp öfkeyi kabartmak gibi etkileri olduğu söylense de kırmızı; moda tasarımcıları için bir klasik. Bu yaz kırmızının birçok tonunu özellikle plaj modasında görmek mümkün. Kırmızı ile özdeşleştirebileceğimiz yer ise; adı üzerinde Kızıl Meydan! Rusya’nın başkenti Moskova’da bulunan dünyaca ünlü bu meydanın bir diğer anlamı ise “Güzel Meydan”. Soğuk havalarda Rusya’ya gitmekten çekiniyorsanız, yaz ayları bunun için biçilmiş kaftan. Dünya Kupası Heyecanı Bu Yıl Matruşkalar Diyarı Rusya’da!yazımızda Moskova’da yapabileceğiniz her şeyi yazmıştık ama burada da bahsedelim. Meydanı daha da güzelleştiren, eşsiz mimari özellikleriyle bir ikon haline gelmiş Vasili Katedrali ve uzun yıllar Rus kraliyet ailesine ev sahipliği yapmış Kremlin Sarayı’nı gezmeden dönmek olmaz.

 

Beyaz Rüya “Sidi Bou Said”

Beyaz; temizliğin, saflığın ve masumiyetin rengi. Her dönem modanın favorisi. İçerisinde beyaz rengin olmadığı bir yaz kreasyonunu biz hatırlayamadık.

Her yaz olduğu gibi bu yaz da beyazı ayakkabıdan çantaya, fırfırlı elbiselerden, gömleklere kadar her yerde görüyoruz. Beyaz da kırmızı gibi moda dünyası için bir klasik. Dünyada beyazla özdeşleşen birçok yer var ama biz burada az bilinen bir yeri size tanıtmak istedik. Karşınızda Tunus’un şirin mi şirin kenti; Sidi Bou Said! Başkente 20 km uzaklıktaki bu mavi-beyaz cenneti ilk gördüğünüzde burayı Santorini ya da başka bir Yunan adası sanmanız mümkün. Bu kentin diğer özelliği ise hayran bırakan işlemelere sahip mavi pencereleri ve kapıları. Masmavi denizi, harika Akdeniz mutfağı, meşhur nane çayı, altın rengi kumlarıyla Sidi Bou Said, sizin için yepyeni bir tatil rotası olabilir. Colette, Simone de Beauvoir, André Gide gibi birçok ünlü ismi kendine hayran bırakan bu kent, günümüzde de yazar ve sanatçıların yaşamak için tercih ettikleri bir yer. Siz de bu yaz rotanızı Tunus’a çevirebilir, bu muhteşem Akdeniz kentinde farklı deneyimlere yelken açabilirsiniz.

 

Kültürümüzün Rengi Turkuaza Adanmış “Muğla”

Tüm dünyada “Türk mavisi” olarak bilinen turkuaz, denizle özdeşleşen renklerin başında geliyor. Tüm marin koleksiyonlarında mutlaka yer alan turkuaz bu yaz da deniz temalı tüm ürünlerde kendini gösteriyor. Turkuaz rengini bir yerle özdeşleştirmek istesek, bu yer tabii ki Türkiye ve tabii ki Türkiye’nin en turkuaz deniz ve koylarına sahip Muğla olmalı diye düşündük! Ölüdeniz gibi bir cennete ev sahipliği yapan Muğla’da Akvaryum, Kadıkalesi, Kabak, Kleopatra, Boynuzbükü, Göbün, Kargı, Salamakis gibi daha birçok inanılmaz güzellikte koy bulunmakta. Dünyaca ünlü Kelebekler Vadisi de yine Muğla sınırları içerisinde yer alıyor. Dalaman Havalimanı’ndan kolayca ulaşabileceğiniz tatil cennetleriyle ilgili detaylı yazımıza buradan ulaşabilirsiniz. Turkuazın en güzel tonlarıyla büyülenip muhteşem bir doğayla iç içe geçireceğiniz, lezzetli ve sağlıklı Ege mutfağını keşfedebileceğiniz bir tatil için yönünüzü Muğla’ya çevirmenizi tavsiye ederiz. Tüm renkli tatil planlarınız için Atlasglobal’i ziyaret edin.

Makedonya’nın başkenti, tarihin güzelliklerini taşıyan en büyük şehri Üsküp’e hoş geldiniz! Adeta heykeller şehri olan Üsküp’ten bahsedeceğiz bu yazımızda sizlere… Vardar Nehri’nin iki kıyısında yer alan Üsküp birçok medeniyetten insanları barındırdığı için tam bir kültür mozaiği. Her şeyi tek paragrafta anlatamayız, hemen ayrıntılara geçiyoruz!

Üsküp’teki Tarihi Yapılar

Makedonya Meydanı’ndan başlayalım anlatmaya… Bir meydan düşünün ki adeta şehrin kalbi! Burada Büyük İskender Heykeli bulunuyor ve size “Hoş geldiniz!” diyor. “Sadece Büyük İskender Heykeli mi?” diye soracaksanız; hayır! Makedonya’nın kuruluşunun 20. yılında Floransa’da yapılan Atlı Savaşçı Heykeli de anı olarak meydanda duruyor. Burada o kadar çok heykel var ki şaşırmaya hazır olun! Vardar Nehri ikiye ayırmış Üsküp’ü, yukarıda da bahsetmiştik bundan. İşte Vardar Nehri üzerindeki Taş Köprü bu iki yakayı birbirine bağlıyor. Buradan Türk Çarşısı’na geçebilirsiniz. Bu köprü Makedonya Meydanı’na da bağlanıyor. Ondan da bahsetmiştik birkaç satır önce.

Üsküp Kalesi’ni bilir misiniz? Üsküp’e tepeden bakan harika bir yapı. Burayı ziyaret ettikten sonra Üsküp Çarşısı’nda yer alan Bedesten’e gidip kumaş ve değerli taşlar satın alabilirsiniz. Meraklı olanlara duyurulur! Aslında burası sıra sıra dükkânların yer aldığı bir iş hanı. Bu arada Türk Çarşısı dediğimiz yerde de birçok Osmanlı eserine rastlamanız mümkün. Tam bir tarih mozaiği! Katedraller de oldukça görülmeye değer. Örneğin, Aziz Ohrid Kliment Katedrali veya Aziz Dimitrija Solunski Katedrali oldukça ünlü yapılar. Makedonya Mücadele Müzesi’ni de mutlaka gezmelisiniz. Burası Makedonya Meydanı’nın tam karşısında yer alıyor ve Makedonya’nın ulusal devletini kurma mücadelesini, tarihini ve kültürünü anlatıyor.

Üsküp Mutfağı

Üsküp yemeklerinde Osmanlı’nın etkisi hala görülüyor diyebiliriz. Yani Türk mutfağına da benziyor, o yüzden sofrada yabancılık çekeceğinizi sanmıyoruz. Onlar da yemeklerde sıklıkla sarımsak, soğan ve biber kullanıyor, aynı bizim gibi! Bir yemeğin olmazsa olmazı soğandır biliyorsunuz… Sarmalar, turşular, güveç yemekleri çok leziz olur. Aslında ilk paragrafta dediğimiz gibi farklı kültürlerin mozaiği olan Üsküp’ün yemeklerine de yansımış bu özelliği. Ama bir detay var ki vermeden geçemeyeceğiz; burada “pogacha” denen bir poğaça çeşidi var… Adı bizim poğaçalar gibi, ama oradaki poğaçaların işlevi bizim ekmeğimiz gibi. Yani her yemeğin yanında yiyorlar neredeyse! Tabii bir de Makedon ekmekleri var ki mutlaka denemelisiniz.

Üsküp’te Ulaşım

Ulaşım için metro veya tramvay beklemeyin sakın. Burada yalnızca otobüsler var ve yetiyor aslında. Çift katlı otobüsler görmeniz de mümkün. Zorlandığınız an taksiye de atlayabilirsiniz. Eklemek gerekirse; taksi orada oldukça uygun fiyatlı. Hele İstanbul’la kıyaslayacak olursak… Bir ulaşım yolu daha var ve buna çok sevinenler olacaktır. Bisiklet! Bisiklet kiralayıp gezebilirsiniz ve bu gerçekten çok güzel bir anı olacaktır. Bisikletle Taş Köprü’den geçtiğinizi hayal edin, bu bizi bile heyecanlandırdı!

Peki, Üsküp’ün vizesiz gidilebilecek bir yer olduğunu biliyor musunuz? İşte bu ayrıntı, yazının en güzel ayrıntısı olduğu için sona sakladık. Çünkü assolistler en son çıkar! Üsküp Havaalanı’na indiğinizde şehre ulaşmak oldukça basit. Taksi veya otobüslerle 20 dakikada şehirdesiniz. Uygun fiyata harika bir gezi sizi bekliyor diyebiliriz, hem de buram buram tarih kokan bir gezi! O zaman ne duruyorsunuz? Hemen alın biletinizi!